İSANIN ACILARI
Yazan: Kamil Musa
Bundan Bize Ne?
Giriş
1. İsa Gerçekten Öldü mü?
2. Çarmıhın Anlamı
4. Tanrı Kutsaldır
5. Tanrının Adaleti
6. Onu Kim Öldürdü
7. Ölüm Onun Tutamadı
8. Sonuç: Bundan Bize Ne?
Giriş
On yirmi yıl önce söylemiş
olsalardı belki de inanmazdık: İsa’nın çarmıh üzerinde çektiği acıların
senaryosunu ülkemizde, sinema perdelerinde ve evlerimizde televizyon
ekranlarında izleyebileceğiz!
Bir ölüm trajedisinin bu kadar ilgi toplayacağını hiç de tahmin edemezdik. Mel
Gibson’un yönettiği bu film hakkında sayısız yorumlar yapıldığı kadar birçok
sorular da sorulmaktadır. Soruların önemi ülkeden ülkeye değişiyor. Batı
dünyası, “İsa’yı kim öldürdü?” sorusuyla politika arenalarını altüst ederken,
Yahudi halkını kaygı kazanının kenarına iterken ülkemizde belki de en çok kafa
kurcalayan soru, “Tanrı kendi peygamberine bu kadar acı çektirmiş olabilir mi?”
sorusu olsa gerek. “Tanrı böyle bir şeye izin veremez” mantığına eşlik eden bir
başka soru da “İsa gerçekten çarmıh üzerinde öldü mü?” sorusudur. Bu gün
elimizde bulunan İncil hem batı dünyasının hem de ülkemizdeki insanların
sorularına kesin yanıtlar vermektedir. Evet İsa gerçekten çarmıh üzerinde acı
çekerek öldü. Daha sonra açıklayacağım, ama şimdiden “İsa’yı kim öldürdü?”
sorusuna yanıt verebilirim: Onu çarmıha çakan aslında Tanrının kendisidir, ama
buna neden olan tüm insanların günahlarıdır!
Sorulması gerek birçok soru daha vardır: Tek bir adamın
yaklaşık iki bin yıl önce “Kendisini Yahudilerin kralı ilan etti” sebebiyle
Romalılar tarafından yargılanıp o
zamanın en acımasız idam aleti olan çarmıha çakılmış olması günümüzde neden
hala çalkantılar yaratmakta? İsa’nın çarmıh üzerindeki ölümü, gerçekleştirildiği
zamanı izleyen yıllarda o zamanın Roma dünyasını bu olayın yarattığı dev
dalgalarla çalkalamış ve bunu izleyen yüzyıllarda Roma gibi gaddar bir
yönetimin şeklini değiştirebilecek kadar güçlü etkiler yaratmıştır. Tabii ki bu
değişiklikler sadece bir adamın çarmıh üzerinde ölmesiyle gerçekleşemezdi.
Çarmıha çakılan kişi eşsizdi. Onun çektiği acıları başka hiç kimse çekmedi.
Bundan dolayı İsa’nın acılarının eşi emsali yoktur. Olayın en şaşırtıcı yönü
çarmıh ölümüyle sonuçlanmış olmamasıdır. İsa, Tanrı’nın gücüyle ölümünden üç
gün sonra dirildi. Diriliş onun çektiği acıların zafer narasıydı.
Demek ki İsa’nın
çektiği acıların belli bir nedeni vardı. Kutsal Yazıları araştırırsak göreceğiz
ki ölümünden yüzlerce yıl önce Tanrı’nın gönderdiği peygamberler onun
acılarından söz etmişlerdi. Yeşaya peygamber onun hakkında “elemler adamı” diye
söz etti. Aynı peygamber diyor ki onun
acı çekmesi Tanrının isteğiydi. Bu ifadeler belki de sizi şaşırtacaktır, ama
bunlar Tanrının sözleridir.
Bu günlerde
İsa’nın Acıları hakkında her kafadan bir ses çıkmaktadır. Kitaplar yazılıyor,
yeni Web siteleri açılıyor, televizyon programları düzenleniyor filmler
hakkında filmler yapılıyor. Herkes bir şey söylemek istiyor. Ama acaba Tanrı bu
konuda ne diyor? Amacım, bu küçük kitapta İsa’nın çarmıh üzerinde ne amaçla
elem çektiğini Tanrının Sözü olan Kutsal Kitaptan size açıklamaktır. Ancak bu
açıklamalar sadece bir bilgi hazinesi olarak kalmasın. Şu anda bilgi çağında
yaşamaktayız. Elektronik medya sayesinde anında istediğimiz bilgiyi elde
edebiliyoruz. Hayır, size aktarmak istediğim bilgi değil, eşsiz bir adamın
çarmıh üzerinde çektiği eşsiz acılar sonucunda ölmesiyle Tanrının şahsen sizin
hayatınız konusundaki en iyi tasarılarının müjdesidir
“Elemler adamı”
diye tanımlanan İsa sadece bir adam değildi. Tanrı’nın özünden çıkıp gelen öz
be öz Tanrı’nın kendisiydi. Yeryüzündeki yaşamı bunu sergilerdi. Yeryüzüne
gelmeden önce onun geleceğini duyuran peygamberler aynı tanıklığı verdiler.
Onunla üç yıl bitlikte bulunan öğrencileri yine aynı tanıklığı kaleme aldılar.
Onun çarmıhta çektiği acıları gören, acılar içindeyken onu çarmıha çakmış olanlar
için “Baba onları bağışla çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar” diye içtenlikle
dua ettiğini duyan Romalı yüzbaşı da aynı tanıklığı haykırmaktan geri duramadı.
Çarmıh üzerinde
acı çeken kişi sıradan bir insan değil, başlangıçta var olan, Tanrıyla birlikte
olan, Tanrı olan ve zaman dolunca insan bedeni alıp insanlar arasında yaşayan
Sonsuz Söz idi. Her şey onun aracılığıyla oldu ve onsuz hiçbir şey olmadı.
Yaratık, onu yaratmış Olan’ın ellerine sonsuz acıları başlatan acımasız
çivileri çakarken o Sonsuz Söz ağzını açmadı. Ama onun ölümü bu gün hala
konuşmaktadır.
Bölüm 1 - İsa Gerçekten Öldü
mü?
21. yüzyılda, yüzyıllar boyunca sorulan bir soru tekrar gündeme
geldi: “İsa’yı kim öldürdü?” Dünya bu ilginç soruyla tekrar allak bullak
olurken, ülkemizde haklımızın kafasını kurcalayan daha köklü bir soru vardır:
İsa gerçekten çarmıha çakılıp öldürüldü mü? Birçoğumuz, Hıristiyan dünyasında
‘İsa Mesih’ diye tanınan, ama halkımızca ‘Hz. İsa’ diye bilinen bu kişinin
üstün bir karaktere sahip olduğunu benimsemekte zorluk çekmiyoruz, ama onun
gerçekten çarmıh üzerinde ölmüş olabileceğini kabul etmekte bocalayanların
sayısı oldukça kabarıktır. Tanrı, peygamber olarak seçtiği bir kişiyi nasıl
terk edebilirdi? İsa’nın, Roma imparatorluğu döneminde en korkunç idam aleti
olarak bilinen çarmıh ölümüne gitmesine nasıl izin verebilirdi? Tanrı onu ölüme
terk etmektense ona ölümü tattırmadan
doğrudan cennete almış olamaz mıydı? Buna inanmak daha akla yatkın olmaz mı?
‘Çarmıh’ ya da ‘haç’ sembolü ne yazık ki ülkemizde o kadar iç
açıcı çağrışımlar yaratan bir şey değildir. Haç işaretinin birçok kişilerde
olumsuz tepki yarattığı gerçeği başlı başına bir sorundur. Son zamanlarda
gazetelerde, dergilerde ve televizyon ekranlarında yine bu sembol ile yüz yüze
gelmişizdir. Ancak bu haç sembolü, sansasyon yaratan bir filmin şiddet
sahnelerine doymamış gözlere sunduğu insafsızca kırbaçlanmış, ellerinden
ayaklarından çivilenmiş, ıstırabın sınırlarını aşmış bir bedenin kana bulanmış
şekline sadece geri zemin oluşturmaktadır. Çarmıhın gerçek anlamı bir kez daha
bu kez sansasyon perdesi arkasında gizlenmiştir. Çok da uzaklarda olmayan bir geçmişin
günümüze dek el uzatıp çeşitli nedenlerle bellekte tazelediği “Haçlı
seferler”anısı da benzer çağrışımlar oluşturmuş, sözde Tanrı'nın buyruğuyla
savaşa gelenlerin sancakları ve kalkanları üzerinde sergiledikleri haç
işaretinin gerçek anlamını gizlemişti. Sevginin, özverinin, bağışın ve hayatın
sembolü olan çarmıh, nefretin, bencilliğin, öç almanın, kin beslemenin ve ölümün simgesi olarak resimlendirildi.
İsa’nın çarmıh üzerinde ölüp ölmediği sorusuna derinlemesine
girmeden önce bu ‘çarmıh’ denilen idam aletinin nasıl bir şey olduğuna
bakmalıyız. Çarmıh konusuna önyargılarımızı bir tarafa bırakarak elden
geldiğince objektif bir görüşle yaklaşmalıyız. Önce, çevremizden edindiğimiz
temelsiz ve aldatıcı düşüncelerden sıyrılmaya çalışalım. Birlikte tarihsel
kaynakları inceleyerek tarihin bize ne öğretmek istediğini görelim. Çarmıh,
acımasız bir idam yöntemiydi. Bu yöntem eski çağlarda Fenikeliler ve
Kartacalılar arasında, biliniyordu. Daha sonra bu insanlık dışı uygulama
Romalılarca geniş çapta kullanılmıştır. Genelde bu idam yöntemi yalnız köleler
ve en adi suçlular için kullanılırdı.
Roma yurttaşları için hemen hemen hiç uygulanmazdı. Roma İmparatorluğunun
hüküm sürdüğü yüzyıllarda yüz binlerce kişi bu adi çarmıh üzerinde can vermiş,
ancak M.S. 315 yılında İmparator Konstantin'in buyruğuyla feshedildi.
Suçlular çarmıhta nasıl idam edilirlerdi? Korkunç bir işkence
aleti olan çarmıh üzerine ellerinden ve ayaklarından çivilenen suçlu
susuzluktan, açlıktan ve bitkinlikten ölmeye terk edilirdi. Genelde ölüm o
kadar çabuk gelmezdi. Suçlunun acıları günlerce devam eder ve bazı olağanüstü durumlarda ölüm ancak dokuzuncu
günde gerçekleşirdi. Hükümlünün daha çabuk ölmesi için bazen bacakları
kırılırdı.
Roma boyunduruğu altında yaşayan Filistin halkı ve bu halkın büyük
bir kısmını oluşturan Yahudiler çarmıhın ne olduğunu iyi biliyorlardı. M.Ö. 4
yılında Yahudiler arasında Roma’ya karşı bir ayaklanma olmuştu. O günlerde
Romalı komutan Varus isyan bayrağını kaldıran 1000 Yahudiyi çarmıh üzerinde
idam ettirmişti. M.S. 66 yılında Yahudi halkı bir kez daha Roma yönetimine
karşı isyan edince ayaklanmanın elebaşıları oldukları saptanan 3. 600 kişi çarmıha
çakılarak öldürülmüştü. M.S 70 yılında Kudüs kentinin Romalı komutan Titus
tarafından kuşatılması sırasında çarmıhta idam uygulaması o kadar
yaygınlaşmıştı ki, ne çarmıh direkleri için yeteri kadar ağaç, ne de bunları
dikecek yer kalmıştı. Tarihçilere göre M.S. Birinci yüzyılda çarmıh, en yoğun
bir işkence yönetimi olarak kullanılmaktaydı.
İsa’nın Ölümü
Bu korkunç ölüm aletini tasvir
ettikten sonra tekrar
sorumuza dönelim: İsa gerçekten böyle bir çarmıh üzerinde öldü mü? Aslında bu
hepimizi ilgilendiren tarihsel bir sorudur: İsa
gerçekten böyle korkunç bir şekilde can verdi mi? İncil’de İsa hakkında
kaydedilenleri okuduğumuz zaman görüyoruz ki yazılanların yaklaşık üçte biri
İsa'nın ölümünü ve ölümüne eşlik eden olayları tanımlamaktadır. Yapımı 21.
yüzyılın çağdaş teknolojisiyle gerçekleştirilen ve en canlı şekilde sinemanın
dev perdelerine yansıyan “İsa’nın Acıları” filmi de İsa’nın son 12 saatini
anlatmaktadır. İlginç bir şey değil mi? Herhangi bir ünlü kişinin yaşam
öyküsünde, kahramanın üzerine gölge düşmesin diye onun ölümü kitabın son birkaç
sayfasına sığdırılır. İncil ise kahramanlar arasında en üstün yeri koruyan
İsa'nın sırf ölmek amacıyla dünyaya geldiğini durmadan vurgular. İncil’e göre
İsa, Yahudilerin Fısıh bayramından bir gün önce tutuklandı. Yahudiler çok kısa
bir zamanda onu yargılayıp infazı gerçekleştirmek istiyorlardı. Onu önce dinin
ileri gelenleri önüne çıkardılar, baş kâhin Kayafa'ya götürdüler.
Yahudilerin din bilginleriyle ihtiyarlar da orada toplanmışlardı. İsa’yı ölüm
cezasına çarptırmak istiyorlardı, ama bu konuda onu suçlayacak bir şey
bulamıyorlardı. Ona karşı yalancı
tanıklar arıyorlardı. Ortaya birçok yalancı tanık çıktı, ama onu mahkum
edebilecek yalan tanıklığı verebilen kişiyi bulamadılar. Sonunda iki yalancı
tanık çıktı ortaya. İsa’nın 'Ben Tanrı'nın tapınağını yıkıp üç günde yeniden
kurabilirim' diye konuştuğunu duyduklarını söylediler. İsa tüm suçlamalara
rağmen ağzını açıp tek bir şey bile
söylemiyordu. Bir ara Yahudilerin baş
kâhini Kayafa ayağa kalkıp İsa'ya, "Hiç cevap vermeyecek misin?"
dedi. "Nedir bunların sana karşı ettiği bu tanıklıklar?" İsa susmaya
devam etti. Bu defa Başkâhin O'na, "Yaşayan Tanrı hakkı için sana yemin ettiriyorum,
söyle bize, Tanrı'nın Oğlu Mesih sen misin?" dedi. O zaman İsa konuştu ve
"Söylediğin gibidir" karşılığını verdi. "Üstelik size şunu söyleyeyim,
bundan sonra İnsanoğlu'nun, kudretli Olan'ın* sağında oturduğunu ve göğün
bulutları üzerinde geldiğini göreceksiniz." Dedi.
Bu noktada başkahin istediği
delili elde ettiğini düşünerek giysilerini yırttı. "Tanrı'ya
küfretti!" dedi. "Artık tanıklara ne ihtiyacımız kaldı? İşte küfrü
işittiniz. Buna ne diyorsunuz?” Oradakiler hemen, “Ölümü hak etti!" diye
cevap verdiler.
Bundan sonra İsa’yı bölgenin Romalı valisi olan Pontius Pilatus'un
önüne çıkardılar. Vali O'na, "Sen Yahudilerin Kralı mısın?"
diye sorunca İsa, "Söylediğin
gibidir" dedi. Orada Yahudilerin din önderleri İsayı suçlarken o hiç
karşılık vermedi. Pilatus O'na, "Senin aleyhinde yaptıkları bunca
tanıklığı duymuyor musun?" dedi. İsa bir tek konuda bile ona cevap
vermedi. Vali buna çok şaştı.
Roma yönetimi ile Yahudiler
arasında bir çeşit adet ortaya çıkmıştı. Her Fısıh bayramında vali, Yahudi
halkının istediği bir tutukluyu
salıverirdi. O günlerde Barabas adında ünlü bir haydut tutukluydu. Halk
bir araya toplandığında, Pilatus onlara, "Sizin için kimi salıvereyim
istersiniz, Barabas'ı mı, yoksa Mesih denilen İsa'yı mı?" diye sordu. Vali
işin içyüzünü biliyordu. İsa'yı kıskançlıktan dolayı kendisine teslim
ettiklerini anlamıştı. Yahudi din önderleri, Barabas'ın salıverilmesini ve
İsa'nın öldürülmesini istesinler diye halkı kışkırttılar. Vali halka,
"Sizin için ikisinden hangisini salıvereyim istersiniz?" diye sorunca
hemen "Barabas'ı" dediler.
Bunun üzerine Pilatus, "Öyleyse Mesih denen İsa'yı ne yapayım?" diye
onlara sordu. Hep bir ağızdan, "Çarmıha gerilsin!" dediler. Pilatus,
"O ne kötülük yaptı ki?" diye sorunca onlar daha yüksek sesle,
"Çarmıha gerilsin!" diye bağırıp durdular. Pilatus, elinden bir şey
gelemeyeceğini görünce su aldı, kalabalığın önünde ellerini yıkayıp şöyle "Bu adamın kanından ben sorumlu değilim.
Bu işe siz bakın!" dedi. Yahudi halkı buna karşılık "O'nun kanının sorumluluğu bizim ve
çocuklarımızın üzerinde olsun!" diye haykırdı. Bunun üzerine Pilatus onlar
için Barabas'ı salıverdi. İsa'yı ise kamçılattıktan sonra çarmıha gerilmek üzere
askerlere teslim etti.
İdam, ‘Golgota Tepesi’ denilen
bir yerde gerçekleştirilecekti. İsa’ya çarmıhını taşıtarak bu tepe üzerine
çıkarttılar ve onu, biri sağında öbürü solunda olmak üzere, iki suçluyla
birlikte çarmıha gerdiler. İsa bir ara, "Baba, onları bağışla" dedi.
"Çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar."
Saat öğleyin on iki sularında
güneş karardı ve bütün ülkenin üzerine saat üçe kadar süren bir karanlık çöktü.
Yahudilerin Tapınağında Kutsalların Kutsalını diğer bölümlerden ayıran kalın
bir perde vardı. Ortalık karardıktan sonra birden Tapınaktaki perde ortasından
yırtıldı. İsa yüksek sesle, "Baba, ruhumu senin ellerine
bırakıyorum!" diye seslendi. Ve bunu söyledikten sonra ruhunu verdi.
Tarihsel Kanıtlar
İsa’nın bu şekilde öldüğü Kutsal Yazılarda kaydedilmiştir. Şunu
kesinlikle belirtmeliyim ki, başka
birinin yanlışlıkla İsa'nın yerine çarmıha gerilmiş olmasına hiçbir imkan yoktu.
Kudüs kentinde herkes İsa'yı tanıyordu. İsa idam yerine götürülürken,
O'nu iyi tanıyan büyük bir kalabalık O'nunla birlikte gidiyordu. Üstelik
çarmıhın yanında kendi annesi Meryem ve bazı yakın dostları da duruyordu.
İsa’nın öğrencileri efendilerinin ölümüyle ilgili olayları kaleme alırken en
güvenilir göz tanıkları olarak onun kesinlikle öldüğünü belirtmişlerdi.
Tarihsel kaynaklar da bunu destekliyor.
İncil’de kaydedilen olayların tarihsel güvenilirliğini kanıtlayan
bir sürü kitaplar yazılmıştır. Yine de, tarihsel kanıtlara geçmeden önce
sormamız gereken önemli bir soru vardır: İsa gerçekten çarmıh üzerinde ölmemiş
olsaydı onun öğrencileri, “İsa öldü ve dirildi” diye neden bir hikaye
uydursunlar? İsa’nın, insanların günahlarını bağışlamak için öldüğünü
müjdeleyen, Tanrı’nın gerçeğini dünyaya duyurmakta olduklarını beyan eden bu
öğrenciler, duyurdukları müjde uğruna pek çok acı çektiler. Onlara böyle
acıları tattıracak ve sonunda onları ölüme sürükleyecek olan boş bir hikayeyi
ne diye yalan yere uydursunlar? İsa ölmeden önce göğe alınmış olsaydı ve
öğrencileri bunu bilmiş olsalardı bunu
neden gizlemiş olsunlar? İnsan, genellikle postu kurtarmak için hemen yalanı
basar. Başına bela getireceğini bildiği bir yalanı boş yere söylemez.
İsa’nın çarmıhta ölmeyip diri olarak göğe alındığı söylentisi
aslında İncil'in yazılışından yaklaşık 1100 yıl sonra ortaya atıldı ve
ülkemizde günümüze dek devam etmektedir. Elimizdeki İncil İsa’nın kesinlikle
öldüğünü kaydetti. Onun öldüğü gerçeğini çürütmek için önce elimizdeki İncil’in
kendisi çürütülmeliydi. Bunun en kısa yolu, İncil’in değiştirilmiş olduğu
yalanını çevreye yaymaktı. Bu asılsız söylentiye göre M.S. 325 yılında
ortalıkta dolaşan çok sayıda çelişkili İnciller varmış. Hıristiyan din adamları
bu sorunu görüşmek için İznik kentinde bir araya gelmişler. Yine söylentiye
göre bu sorunu halletmek için papazlar, İncil'lerden bir ya da birkaç tanesini
gerçek olarak seçip geri kalanları yakmışlar.
Bu anlamsız ve uydurma hikaye, karanlık çağların zihniyetini yansıtmaktan başka bir şey
yapmıyor. Bu zihniyetle yola çıkanlar hiç sormuyorlar mı? İznik konseyinde
kimler vardı? Bu konseyde neler konuşuldu? Tarihçiler bu olaydan hiç söz
etmediler mi? Tarihçilerin yazdıklarına göre, “İznik konseyi” diye tarihe geçen
bir toplantı gerçekten 20 Mayıs, 325 yılında yer almıştır. Ancak toplantının
başlıca amacı, İskenderiyeli Arius adında bir kilise önderinin yaydığı yanlış
bir öğretiyi düzeltmekti. Konseyde 300'e yakın üst düzey kilise yetkilisi
vardı. Bunlar, Arius'un öğrettiklerinin yanlış olduğunu İncil'den kanıtladılar. Yapılan tartışmaların
sonucunda ise yine İncil'de kaydedilmiş
olan açık öğretilere dayanarak İsa’nın kişiliği konusunda bir inanç özeti
hazırlandı, 300 kilise önderinden sadece ikisi, hazırlanan inanç özetine imza
atmayı reddetti.
Bu tarihsel olayın ışığında görüyoruz ki, M.S.4. yüzyıla kadar,
esas ve tek olan İncil'in yetkisi Roma İmparatorluğunun dört bucağına yayılmış
bulunan Hıristiyanlar arasında hiç sorgulanmadan kabul edilmekteydi. Aynı
zamanda yine tarihçilere göre yazılı İncil metinleri M.S. 2. yüzyılın
başlarında, yani İznik konseyinden 200 yıl önce, Hıristiyan topluluklarında
geniş çapta kullanılıyordu. Bugün elimizde bulunan ve tarih olarak 2'nci
yüzyıla dayanan İncil'in el yazma kopyaları, günümüzde kiliselerde ve Hıristiyan
evlerinde okunan İncil'in aynısıdır. İncil değiştirilmemişse o zaman içinde
kaydedilen olaylar hiç kuşku götürmez biçimde İsa’nın çarmıha çakılıp öldürüldüğünü
kanıtlar. Bazıları “İncil değiştirildi” deyip geçiyorlar, ama sadece psikolojik
açıdan bakacak olsak bile İsa'nın
izleyicilerinin İncil'i değiştirmelerinde hiç bir anlam göremeyiz. İncil'in
orijinalinden farklı herhangi bir değişikliğe uğradığı konusunda tarihsel
hiçbir kanıt yoktur.
Buraya kadar İsa’nın çarmıha gerilişi konusunda yazılanları,
İncil’e, yani İsa’ya iman etmiş olan kişilerin tanıklıklarına dayanarak
incelemiş bulunuyoruz. Belki de bu insanların önyargılı oldukları iddia edilecektir.
O zaman İsa'yı hiç bir zaman Tanrı'dan gönderilen kurtarıcı olarak kabul
etmemiş olan başka tarihçilerin yazdıklarına ne diyeceğiz? Onlar da yazdıkları
tarih kayıtlarında İsa'nın ölümünü anlatmışlardır. Bunların yanı sıra
arkeolojik kazılar bu konuyla bağlantılı olarak İncil'de yazılanların doğru
olduğu konusunda önemli destekleyici kanıtlar sağlamaktadır. İsa’nın Istırabı
filminde de canlandırıldığı gibi İsa’yı yargılayan ‘Pilatus Pontiyus’ adında
Romalı bir vali vardır. Pilatus'un adı,
Tarihçi Yosefus’un yazılarında olduğu kadar tarihçi İskenderiyeli Filo’nun
yazılarında da geçmektedir. Filo, Pontiyus'u şöyle tanımlıyor:
“Gaddar, taş yürekli, acımayı
bilmeyen biriydi. Yahudiye'de sürdüğü hüküm, rüşvet, şiddet, soygunculuk, baskı
ve sıkıntı hükmüydü. Adil yasal işlemler yapılmaksızın idamlar ve korkunç
zorbalıklar zamanıydı.”
Tarihçi Filo’nun, Pontiyus
Pilatus hakkında kaleme aldığı bu sözler İncil'de yazılanlarla
uyuşmaktadır.İsa'nın duruşması ve ölümüyle ilgili bazı ince ayrıntınlar bile
arkeolojik kazılarda elde edilen delillerle doğrulanmıştır. Örneğin İncil’de
diyor ki “Pilatus bu sözleri işitince İsa'yı dışarı çıkardı. Taş Döşeme
–yani İbranicede ‘Gabbata’ - denilen yerde yargı kürsüsüne oturdu” (Yuhanna 19:13), İsa'nın Pilatus önündeki
duruşması kaldırım denilen bir yerde yapılmıştı. Yüzyıllar boyunca, tam
İncil'de yazılmış olduğu gibi bir yerde böyle bir kaldırımın var olduğu
biliniyordu, ama somut kanıt yoktu. 1930 yıllarında Fransız arkeolog Pere
Vincent, İncil'de tasvir edilenlere dayanarak bir kazı yaptı ve Kudüs'teki
tapınağın hemen yanında çok büyük, düz, döşemeli bir meydanı ortaya çıkardı. Bu
meydanda sözü edilen kaldırım vardı. Burası, M.S.70 yerle bir edilen Kudüs’ün
yıkıntıları altında kalmıştı. 20'nci yüzyılda tekrar gün ışığına kavuşan bu
ünlü kaldırım, İncil'de anlatılanları doğrulayan çok sayıdaki delillerden
sadece bir tanesidir.
İsa’yı ve onun izleyicilerini veba hastalığı kadar tiksindirici
bulan başka bir tarihçi bir zamanlar Roma İmparatorluğunun Asya ilinde, yani
bugünkü Türkiye'mizin Ege bölgesinde valiliğini yapmış olan Kornelius Takitus’tur.
Bu adam kesinlikle bir hıristiyan değildi. Takitus, M.S.115-117 yılları
arasında Roma Tarihi adlı yapıtını kaleme aldı. M.S.64 yılında Roma'nın büyük
bölümünü yerle bir eden korkunç bir yangın olmuştu. Bu yangını yazılarında
anlatan Takitus, İmparator Nero'nun Mesih inanlılarını bu yangını çıkarmakla
suçlamak istediğini bildiriyor. Takitus,Hıristiyanlar hakkında çok aşağılayıcı
sözler kullandı. Yazdıklarından hemen anlayabiliriz ki bu tarihçi kesinlikle
İsa'nın bir izleyicisi değildi. Takitus, çok tiksindiği Hıristiyanların nasıl
türediklerini anlatırken İsa’nın ölümü hakkında bize somut bir delil
bırakmıştır. Şöyle yazdı:
“Hıristiyanlar adlarını, Tiberius'un
imparatorluğu sırasında vali Pontius Pilatus'un yargısıyla idam edilen
Hıristos’tan (yani Mesih’ten) almışlardır. Mesih'in idamıyla, bu tehlikeli ve
boş inanç bir ara duraksamış olmuşsa da, biraz sonra yeniden alevlendi ve bu
veba hastalığı, yalnız ilk olarak ortaya çıktığı Yahudiye bölgesinde değil, ama
tüm dünyanın tiksinti ve utanç verici illetlerin yuvalandığı Roma'nın içinde
bile yayıldı”
Bu yazısıyla Hıristiyanları en ağır dille yeren bu Romalı tarihçi,
aslında İncil'de kaydedilmiş olan
tarihsel olayın, İsa’nın çarmıha gerilmiş olduğu gerçeğinin
güvenilirliğini doğrulamaktadır!
Bilinen başka bir gerçek vardır. Yahudiler bir ulus olarak İsa’yı
‘Beklenen Mesih’ olarak kabul etmediler. Aynı zamanda İsa’nın ölümünü izleyen
yüzyıllarda, bir halk olarak İsa’nın ölümünden sorumlu tutulmanın yarattığı iç
ezikliğiyle İsa’ya ve onun izleyicilerine karşı bir buruklukla boğuşma zorunda
kaldılar. Günümüzde dünyayı altüst eden “İsa’nın Istırabı” adlı film yine bir
çeşit suçlama niteliğinde yorumlandığı için kıyametler kopmakta. Yahudi ulusunun
ünlü tarihçilerinden biri olan Yosefus, ilginç şekilde yazılarında İsa’nın
yaşamını ve ölümünü en kapsamlı biçimde anlatmaktadır. Yosefus M.S.66 yılında,
Filistin'in Galile bölgesinde Yahudi ordusunun komutanıydı. M.S.70 yılında yer
alan Yahudi ayaklanmasının beraberinde getirdiği o vahim sonuçta Romalılara
tutsak düştü ve köle olarak Roma'ya götürüldü. Zamanla Romada itibar kazandı ve
orada 2. yüzyılın başlarında “Yahudilerin Tarihçesi” adlı yapıtını hazırladı.
Bu yapıtında İsa hakkında şunları yazdı:
“Bu sıralarda İsa adında bilge bir
adam (O'na adam demek doğruysa) ortaya çıktı. Şaşılacak işler yaratan İsa,
gerçeği benimseyen insanların öğreticisiydi. Hem Yahudilerden, hem de Yahudi
olmayanlardan çok sayıda insan onu izledi. O Mesih'ti. İleri gelenlerimizin
isteği üzerine Pilatus, İsa'yı çarmıh üzerinde idama mahkum etti. Ölümünden üç
gün sonra İsa, onu sevmiş olanlara diri olarak göründü. Şu var ki, Tanrı'nın
peygamberleri, bu olayları ve O'nunla ilgili daha on bin şaşılacak ayrıntıyı
önceden bildirmişlerdi. Adlarını O'ndan alan Mesih'çiler topluluğu ise bugüne kadar
yok olmamıştır”.
Çok ilginç bir yazı! Bunu kaleme alan bir Hıristiyan değil,
tersine, İsa'yı gerçekten Tanrı'nın
gönderdiği kurtarıcı olarak kabul etmemiş olan bir Yahudi! Unutmamalıyız ki
Yosefus, tarihsel yapıtını hazırlarken çağının tüm tarihsel belgelerinden
yararlanabilecek durumdaydı.
İkinci yüzyılın bir başka yazarı Romalı Lucian idi. Lucian,
Mesih'i ve Mesih imanlılarını küçümseyen bir kitap yazdı. Yapıtında İsa’dan söz
ederken, onu Roma dünyasına bu yeni “Hristiyanos” tarikatını getirdiği için
Filistin'de çarmıha gerilen adam olarak betimlemektedir.
Gerçek olan bir şey vardır: İsa'nın çarmıh üzerindeki ölümü hem
Yahudi ulusu içinde hem de daha geniş çapta tüm Roma İmparatorluğunda herkesçe
bilinen bir olay idi. Bu konuda hiçbir kuşkumuz olamaz. İsa’nın M.S.30
yıllarında Kudüs kentinde çarmıh üzerinde öldüğü kesin bir gerçektir. Yine de
bazı kişiler hala acayip bir itirazı öne sürmekteler. Bu insanlar diyorlar ki,
Tanrı son anda Yahuda İskaryot’u ya da başka birini tıpatıp İsa’ya benzer bir
görünüme sokmuş, İsa’nın düşmanları da bu adamı İsa diye tutup çarmıha
germişler. Asıl İsa ise ölmeden doğru göğe alınmış. İleri sürülen iddia bu!
Böyle bir iddiada bulunan kişi, ortada olan tüm tarihsel kanıtları hasır altı
edip akla mantığa sığmayan bir senaryo çiziyor. Daha kötüsü, Tanrı'yı yalancı
ve aldatıcı durumuna sokmuş oluyor. Kutsallıkta eşi bulunamayan Tanrı'nım böyle
bir aldatmacayla imanlı insanları bilinçli şekilde kandırdığına, aslı astarı
olmayan bir kurtuluş müjdesinin yayılmasına izin verdiğine inanmak, düşünen bir
kişi için imkansız olsa gerek.
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çalkantılar yaratmakta olan
“İsa’nın Istırabı” adlı film izlenirken acaba kaç kişi perdelerde resimlenen
çarmıh kahramanının tümüyle uydurma olabileceğini düşünecektir? Kuşkusuz
İsa’nın çarmıhtaki ölümüne yapılan itirazların mantığa hitap eden bir gerekçesi
vardır. “Tanrı kendi peygamberinin böylesi korkunç bir şekilde can vermesine
izin vermez” düşüncesi bu gerekçenin temelini oluştursa gerek. Oysa daha önce
de gördüğümüz gibi İsa, hiç bir zaman kendini sadece bir peygamber olarak
tanıtmadı; kendisinin, Tanrı özünden çıkıp gelen ve beden alan Tanrı'nın Sonsuz
Sözü olduğunu iddia etti. Şöyle ki biz, İsa’nın ıstırabını düşünürken tabii
olarak onun çarmıhını ve bu çarmıh üzerinde ölenin gerçekten kim olduğunu düşünmeliyiz.
Ancak İsa'nın gerçek kimliğini kavradıktan sonra onun çarmıhını ve çektiği
acıların, ıstırabın gerçek anlamını kavrayabiliriz. Tanrı, kendi peygamberi
çarmıh üzerinde acı çekerek ölürken onu terk etmedi. Tersine Tanrı, çarmıh
üzerinde dünyayı kendisiyle barıştırmaktaydı. O üç saatlik zifiri karanlık
içinde Tanrı, İsa Mesih'te tüm dünyadaki insanların suçlarının cezasını kendisi
çekiyordu. O insanlar arasında sen de varsın değerli okuyucu!
Bölüm 2 - Çarmıhın Anlamı
İsa’nın çarmıhı insanlık tarihinde o kadar derin izler bıraktı ki
bunu önemsememek ya da görmezlikten gelmek sanımca imkansızdır. Mel Gibson’un
yönetmenliğini yaptığı “İsa’nın Acıları” filmi de bu derin izlerden sadece bir
tanesidir. Günümüzden yaklaşık iki bin yıl önce, zaman denilen hayat çarkının dışından
çıkagelip insanlık tarihini çatır çatır ortasından bölen, ‘İsa’dan Önce’ ve
‘İsa’dan Sonra’ diye zamanı ikiye ayıran bir olay gerçekleşti. Bu olay aslında
İsa’nın doğumu değil, onun çarmıh üzerindeki ölümüydü. İsa’nın çarmıhı onun
çektiği insanlık dışı acıların simgesi olduğu kadar iki zaman diliminin
birbirinden ayrıldığı, ama yerle göğün öpüştüğü noktadır. Çarmıh, özü sonsuzluk
içinde korunmuş olan Tanrısal sevginin insan bedeninde Tanrısal yargı altında
dövülerek o özden çıkartılan bağış kokusunun tüm insanlığa yayılmasıdır.
Çarmıh, yeryüzünü kaplayan üç saatlik karanlığın gizlediği, hiçbir insanın
göremediği ve görse dahi anlayamayacağı bir hesaplaşma yeriydi. Çarmıhta Tanrı
kendi öz şahsında günahlı insanla hesaplaşıyordu. Çarmıh üzerinde günahı
bilmeyen Kişi günahlı insanların bağışlanabilmesi için kendisi günah olmuştu.
a.
Günah
Yirmi birinci yüzyılda ‘günah’
sözcüğü kulağa hoş gelmeyen, karanlık çağların ‘öcü’ korkutmacısı niteliğinde
bir şey olarak görülmektedir. Hatalardan söz edilebilir, ama günahtan söz
edilemez. ‘Psikolojik takıntı’ diyebilirsin, ama ‘günah’ diyemezsin. Oysa
Tanrı’nın hesap defterinde sadece günahtan söz edilir. Tanrı, insanın günahlı
olduğunu söyler ve ona günahlı olduğunu göstermek için Kutsal Yasayı gönderdi.
“Günah nedir?” diye sorulacak olursa, “Tanrının Yasasına karşı gelmektir” diye
yanıtlanmalı. İnsan umursamazlıkla, "Ben Tanrının Yasasını bilmiyorum,
bundan dolayı günahlarımdan sorumlu olamam," diye kendisini savunmaya
çalışabilir. Ama Tanrı'nın Sözü diyor ki Kutsal Yasa'yı bilmeyenler bu Yasa'nın
gereklerini yaptıkça, Yasa'dan habersiz olsalar bile kendi yasalarını koymuş
olurlar. Böylece Kutsal Yasa'nın gerektirdiklerinin yüreklerinde yazılı olduğunu
gösterirler. Vicdanları buna tanıklık eder. Düşünceleri de onları ya suçlar, ya
da savunur". Yani kısaca diyebiliriz ki Tanrı her insanın içine günah
bilincini koymuştur.
Sadece bir bilinç olarak kalsaydı
İsa’nın o korkunç çarmıh ölümüne gitmesi gerekmezdi. Günahın korkunç bir
özelliği vardır: Günah işleyen insanı Tanrıdan ayırır. Tanrının kendisi bize
diyor, "Günahlarınız sizin ile Allah'ınız arasına ayrılık koymuştur ve
suçlarınız Onun yüzünü sizden gizlemiştir. Bu nedenle de sizi işitmiyor".
Günahın bu korkunç özelliğini anlamadan yarattığı vahim sonucu tam olarak
anlayamayacağız. Tanrıdan ayrı kalmak, hayatın kendisinden, sonsuz mutluluktan,
Onun huzurundan ayrı kalmak, yani Cehennem hayatı yaşamak demektir. “İsanın
Istırabı” filminde belki önemi vurgulanmıyor, ama çarmıh üzerindeki o
hesaplaşma anında İsanın susuzluktan çatlamış dudaklarından yükselen bir
haykırış vardı: “Tanrım, Tanrım beni niçin bıraktın?” Bu haykırışın yankısı,
gerilere yüzlerce yıl öncesine, çarmıhın ikiye böldüğü zaman diliminin
gerilerine uzanıp, çarmıh üzerinde ölmekte olan Kişinin insani atası olan Davut
peygamberin dudaklarından bu anlamlı sözleri koparıp bir Mezmur niteliğinde
alıyor ve zamansız çağların yankısına kaptırıp günümüze kadar getiriyor:
“tanrım, Tanrım beni niçin bıraktın?”
İsa, çarmıhta O korkunç acıları
çekerken, günahın gerektirdiği sonuçlardan birini günahlı insan için yaşıyordu.
Günah insanı Tanrıdan ayırır denmişti. İsa çarmıhta bizim günahlarımızı
yüklenmişti. Tanrı o anda İsa’ya baktığında onun şahsı üzerinde tüm insanlığın
günahını gördü. Günahtan tümüyle arı olan Tanrı günaha bakamazdı. Kendi özünden
çıkıp insan bedeni alan İsa’dan yüzünü çevirmek zorunda kaldı. O anda İsa,
sonsuzluk boyunca hiç tecrübe etmediği bir şeyi yaşadı. Üçte Birlik içinde sahip
olduğu İlahi beraberlik çatır çatır yırtılıp varlığında ilk kez Tanrı özünden
ayrı kaldı. Bizim günahlarımız, Baba ile Oğlu Tanrı'nın arasına girdi. Çarmıh
sadece insanlık tarihini ikiye bölmekle kalmadı, aynı zamanda o bölünen
noktada, üç saatlik kısa bir süre olsa dahi sonsuzluğun bünyesinde korunan
ilahi beraberliği de böldü. Dünyaya gelmeden önce sonsuzlukta Baba Tanrı ile
kesintisiz, bozuntusuz ilişki içinde olan, yeryüzünde yaşarken de O'ndan bir an
bile ayrı düşmeyen İsa, o anda Baba Tanrı tarafından terk edildi. Bizim
suçlarımız İsa’ya Cehennemi yaşattı. Tanrı'dan kopuk kalan bir canın çekmesi
gereken işkenceyi o karanlık zaman içinde çekti. Günahlarımızın yaraştırdığı
bir ceza vardır: Tanrı'dan sonsuza dek ayrı kalmak! Sonsuzluktan gelen bu İsa sonsuzluğun
ayrılığını bizler için yaşadı.
Mel Gibson’un filmine istediğiniz
adı veriniz. “İsanın Istırabı”, “İsanın Acıları” ve hatta “İsanın Çilesi” bile
onun çarmıh üzerinde yaşadığı ilahi ayrılığı asla tanımlayamaz. Sanki Tanrı
karanlığı çarmıh üzerine bir perde gibi gerdi ve insanın zaman ölçüsüyle üç
saati, ama Tanrının ölçüsüyle sonsuzluğu kapsayan bir hesaplaşma yaptı. İnsan
günahının bedeli, cezası ödenmeliydi ve bu ceza çok ağırdı. Çok özel bir
hesaplaşmaydı bu! Ağzını açmadan boğazlanmaya götürülen bir kuzu gibi kendisini
feda eden Biricik Oğul ile özverinin kendisi olan Baba arasında yapılması
gereken bir hesaplaşmaydı. Mahrem, ama sonsuzluğa gebe kalan bir an! Cezayı
veren ve cezayı çeken aynı acıları yaşıyor!
b.
Ceza
Neden ceza? Hiç günah işlememiş olan, günahı bilmeyen bu kusursuz
İsa neden cezalandırılsın? Yüzyıllar boyunca durmadan sorulan bir soru. Tanrı o
kadar gaddar mı ki kendi özünden gelen kişiye bu kadar acı çektirsin? Ceza
vermeden insanların günahını bağışlayamaz mıydı? Antik çağın peygamberi Yeşaya,
iman gözüyle İsa’nın çarmıhını görmüş olmalı ki onun çektiği acıları yüzlerce
yıl öncesinden en detaylı şekilde dile getirdi:
“İnsanlarca hor
görüldü, Yapayalnız bırakıldı. Acılar adamıydı, hastalığı yakından tanıdı.
İnsanların yüz çevirdiği biri gibi hor görüldü, Ona değer vermedik. Aslında
hastalıklarımızı o taşıdı, Acılarımızı o yüklendi. Bizse Tanrı tarafından
cezalandırıldığını, Vurulup ezildiğini sandık. Oysa, bizim başkaldırılarımız yüzünden
onun bedeni deşildi, Bizim suçlarımız yüzünden o eziyet çekti. Esenliğimiz için
gerekli olan ceza Ona verildi. Bizler onun yaralarıyla şifa bulduk. Hepimiz
koyun gibi yoldan sapmıştık, Her birimiz kendi yoluna döndü. Yine de RAB
hepimizin cezasını ona yükledi. O baskı
görüp eziyet çektiyse de Ağzını açmadı. Kesime götürülen kuzu gibi, Kırkıcıların
önünde sessizce duran koyun gibi Açmadı ağzını”.
Yeşaya peygamberin ağzıyla konuşan Tanrı İsa’nın neden
cezalandırıldığını açıkladı: Biz Tanrıya başkaldırdığımızdan dolayı, bizim
suçlarımız yüzünden onun bedeni deşildi ve eziyet çekti. Ama niçin? Bizim
esenliğimiz için! Bize yaraşan ceza ona yükletildi. “İsanın Istırabı” filminde
kanlı bir çarmıh üzerinde kanlı bir eylemin kurbanı olarak resimlenen al kana
bulanmış İsa yürekleri paralayan bir sahne yaratır, ama bu kanlı sahnenin insan
belleğinde en çok dürttüğü sorulardan biri “Neden?” sorusudur. Günümüze kadar
insan mantığında bu soruya yanıt bulunamadı. Yanıt bulamayan insan bu kez
“Kim?” sorusuyla boğuşmaya başlar. “İsayı kim öldürdü?” Romalılar mı yoksa
Yahudiler mi? Bizim suçlarımızı yüklenen Kişiyi öldürenlerin cezalandırılması
gerektiğini düşünerek bir suç keçisi arar insan. Doğal insan hiç düşünmüyor ki
“suç keçisi” kavramı bile, Kutsal Yazıların bünyesinden kopup gelen ve İsanın neden çarmıha çakıldığının, neden acı
çektiğinin en açık resimlendirilmesidir. Malum ya bugün
birçokları, İsanın biz insanların suçlarını yüklendiği gerçeğini
yadırgamaktadırlar. İsanın bizim günahlarımızı taşıdığı, bizim cezamızı çektiği
düşüncesini ahlaka, adalete aykırı bulanlar çok. Eminim ki İncil'in bu müjdesi
birçok çevrelerde yanlış yorumlanmaktadır. Ancak gerçek her zaman sesini
duyuracaktır. Tanrı, çarmıh üzerinde cezalandırılan İsanın aracılığıyla bizi
kendisiyle barıştırmaktaydı. O karanlık anda görülen hesap buydu. Tanrı,
insanların suçlarını saymayarak dünyayı Mesih'te kendisiyle barıştırıyordu.
Tanrı, çarmıh üzerinde acı çeken İsa sayesinde kendisinin doğruluğu olalım
diye, günahı bilmeyen Mesih'i bizim için günah yapmıştı. Ceza verilmeliydi
çünkü günahın karşılığı ölüm cezasıdır ve bunu gerektirdi. Ceza verilmeden
günahlar bağışlanamazdı. Kanlı sahnelere gelince bağış için kan dökülmesi
şarttı. Kutsal Yasa'ya göre, hemen her
şey kanla temiz kılınır, ve kan dökülmeksizin bağışlama olmaz” (İbr
9:22)
c.
Kan
ve Kurban
Bir toplum olarak bizler bunu çok iyi anlamalıyız. Her yıl Kurban
Bayramında birçok hayvan kesilir ve kan akıtılır. Acaba bu konuyu hiç
düşündüğünüz oldu mu? Kesilen kurbanların, akıtılan kanın ne anlamı olabilir?
Çarmıh sahnesinin çarpıcılığı, çivilenerek çarmıha çakılan ve bedeninden kanlar
akan İsa’nın şahsında odaklanmaktadır. İsa’nın hayatını incelediğimiz zaman,
onun birçokların gözünde anlamsız şekilde çarmıha gerilip öldürülmesinde belki
de bir politika oyunu olabileceğini düşünmekte haklı gibi gözükebiliriz. Acaba
İsa o zamanın politikacılarının oyununa kurban mı gitti? Olayları etraflı şekilde
incelemeden böyle bir sonuca varılabilir, ama günümüzde Tanrı'nın birliğine inanan, Yahudi, Hristiyan ve
Müslüman dinlerine bağlı her bireyin temel inanç öğelerine baktığımızda hemen
ortak bir unsur görebiliriz: İsa politika kurbanı değil, ezelden seçilmiş olan
Tanrı Kurbanıydı.
Yahudiler’in bu konudaki inançları ta
eskilere, Adem ile Havva’ya, Nuh peygambere ve büyük bir ağırlıkla İbrahim
peygambere dayanır. Yahudi inancına göre insan, günahlılığından dolayı kurban sunar.
Yahudi inancında kurban, günahların örtülmesini sağlamak için Tapınakta
uygulanırdı. Şu anda, Yahudiler’in Tapınağı yoktur ve kurban kesmiyorlar.
Hristiyanlar'ın ise kurban kesme uygulamaları yoktur, ama Yahudiliğin bu
konudaki inanç temeline dayanan bir
kurban anlayışı vardır. Yahudiler, 'Fısıh' denilen bir bayramlarında,
günahların bağışlanması için kurban keserlerdi. İlginç şekilde İsa, Yahudilerin
bu Fısıh bayramının arifesinde tutuklandı ve sonra çarmıha çakılıp öldürüldü.
İsa’nın Fısıh Bayramı sırasında çarmıha çakılmış olması bir rastlantı olamaz.
Daha sonra bunun detaylarına gireceğiz. Bir de Hıristiyanların kurban
anlayışına bakalım. Hristiyanlar, İsa Mesih'in gelişiyle kurban kesmenin sona
erdiğini kabul ederler. Müslüman inancında da kurban sadece fakir fukaraya et
dağıtmak için kesilmiyor. Aynı zamanda dini bir gereğin yerine getirilmesi
olarak da görülebilir. Ülkemizde kurban kesen kişilerin çoğu farkında olmasalar
bile, kesilen hayvanda aranan kusursuzluk, hayvanın boğazlanma biçimi, yani
kanının akıtılması ve bu eylemin uyandırdığı dini duygular ister istemez bu
olayı Tanrı ile insan arasında yapılan bir iş olarak resimler.
Kurban olayında en önemli unsur
akıtılan kandır. ‘Kan’, ölüm kalım konusunda mecazi anlamlarla yüklü bir
sözcüktür. İki aile arasında süregelen adam öldürme olaylarına 'Kan davası'
deriz. Dilimizde buna benzer bir sürü deyim vardır. “Birinin kanına susamak”,
“birinin kanına ekmek doğramak” gibi deyimler hep ölümden, can kaybından söz
eder. Can her zaman kandadır. Tanrı'nın Kutsal Sözü’ne göre kurban, ölüm ve
yaşam ile bağlantılı bir simgedir. Bir canın kurtuluşu için başka bir canın
feda edilişi en canlı biçimde önümüze serilir. Kutsal Kitap’ta ilk kurban Tanrı
tarafından kesilmiştir. Atalarımız Adem ile Havva günah işleyince birden çıplak
olduklarını gördüler. Bu çıplaklık, günahın beraberinde getirdiği güvensizlik
ve utanç duygularıydı. Tanrı Sözü şöyle yazar: “Rab Allah Adem ile karısı için deriden kaftan yaptı ve onlara giydirdi..”
Deriden kaftan yapılması için bir hayvan kesilmesi gerekiyordu. Tanrı böylece
Adem ile Havva'nın fiziksel çıplaklığından ziyade onların günahını, ruhsal çıplaklığını
örtmek için bir hayvanın kanını akıttı. Onlara giydirdiği deriden kaftan
simgesel biçimde günahın nasıl örtüleceğine işaret ediyordu. Bu olayda ileriyi
gösteren bir işaret vardı. Aslında kesilen kurban günahların bağışlanması
konusunda en güçlü bir simgedir. Hayvanın kesilmesi ve akıtılan kan günahlar için bir canın verilmesi gerektiğini
simgeler. Bu simge, kendi başına günahların bağışını sağlayamaz. Ancak başka
bir şeye işaret eder. Arifesinde İsa’nın tutuklanıp yargılandığı ve sonra
çarmıha çakıldığı zaman Yahudilerin Fısıh bayramı sırasındaydı. Fısıh, tüm bu
simgeleri içeren bir kutlayış idi ve İsa bunların ortasında çarmıha gerildi. “İşte
dünyanın günahını kaldıran Tanrı Kuzusu” diye İsa’ya işaret eden Yahya
peygamber bir açıdan İsa’nın çarmıhına işaret ediyordu. Çarmıh üzerinde acı çeken
İsa’nın bedeninden akan her damla kan, çarmıha bakıp ona iman edecek olan
kişilerin günah bağışını noktalıyordu.
Adalet
Kurban olayındaki
simgelere bakarken, kurban edilecek
hayvanın neden kusursuz olması gerektiğini hiç düşündünüz mü? Bu da bir
simgedir. Tanrı'nın adaletine göre insan
günahının getirdiği ceza sonsuz ölümdür. Bu ceza verilmeden insanın günahı bağışlanamaz.
“Ama bu nasıl bir
adalettir?”, diye sorabilirsiniz. Tanrı'nın adaletinin ne olduğunu öğrenmeliyiz.
Çok kez 'adil Allah' 'Hak Allah' deriz ama Allah'ın özündeki adaletin
niteliğini biliyor muyuz? Allah adildir denildiğine gözünüzün önünde nasıl bir
resim canlanır? Sevgi dolu bir Allah mı yoksa yargı kürsüsüne oturmuş, yüzünden
düşen bin parça olur ifadesiyle yargı giydiren acımasız bir yargıç mı? Açık konuşalım,
bir mahkemede senin aleyhine yargı veren yargıcı sevebilir misin? Eğer Allah'ı
sadece bir yargıç olarak görürsek Onu sevmemize imkan yoktur. Tanrı Sözü, "Allah sevgidir" diye yazar. Nasıl
oluyor da sevgi olan Allah, aynı zamanda yargı giydiren adaletli Allah
olabiliyor?
Çarmıh olayında Tanrının sevgisi ve adaleti birleşiyor. Merhamet
ve adalet orada öpüşüyor. Süleyman peygamber bu konuda "Tanrı katında
doğruyu ve adaleti yapmak, kurban sunmaktan daha çok kabul olunur." diye
yazarken dini vecibeleri yerine getirmek için kesilen kurbanlardan söz
ediyordu. Doğruluk ve adalet ise tam anlamıyla çarmıhta sergilendi.
Tanrıbiliminde Adalet ve Doğruluk eş anlamdadırlar. Tanrı'nın adaleti Onun
varlığının esası, onun bir özniteliğidir. Yani Onun adaleti, kendi varlığından
ayıklanmış ayrı bir nitelik olarak görülemez. Allah kutsal olduğu için Onun
adaleti, özündeki kutsallığın doğal bir akışıdır. O kutsallık, Allah'ın
kötülükten tümüyle arınmış olduğunu belirlediği gibi, adaleti de yaptığı her
işin, aldığı her kararın, kötülükten arınmış, doğru ve kusursuz olduğunu
gösterir. Bu kusursuz ve ilahi adalet Tanrı'nın egemenliğinde, yönetim
ilkelerinde aksamasız biçimde uygulanmaktadır. Tanrı'nın verdiği yargılar,
yağdırdığı nimetler, uyguladığı cezalar hep göksel doğrulukla donatılmış bir
adaletle yürürlüğe girer.
Bunu göz önünde bulunduracak
olursak göreceğiz ki Tanrı Sözünün “Kutsal
Yasa'ya göre, hemen her şey kanla temiz kılınır, ve kan dökülmeksizin bağışlama
olmaz” ifadesi yine Tanrının şaşmaz doğruluğu ve adaleti ile kolayca
bağdaşmaktadır. Tanrı'nın adaletine göre günahları bağışlayabilmesi için ya
günah işleyen kişi ölecek ya da günahlının yerine bir başkası ölecektir. Kan
kesinlikle dökülmelidir. “Bir başkası” derken, herhangi bir insanın, başka bir
insanın günahları için ölebileceği düşünülemez. İnsan kendisi günahlıdır ve
kendi günahları için ölmek zorundadır. “Çünkü
herkes günah işledi ve Tanrı'nın yüceliğinden yoksun kaldı” (Rom
3:23). Ancak hiç günahı olmayan, yani kusursuz bir kişi, günahlı bir
kişinin günahları için ölürse, kanını akıtırsa o günahlı kişinin günahları
bağışlanabilir. Kurbanlık hayvanda aranan kusursuzluk işte simgesel açıdan
böyle günahsız ve kusursuz bir Kişi’ye işaret eder. Kimdir o Kişi? O sadece bir
peygamber ya da üstün ruhsal meziyetlere sahip birisi olamaz. Yeryüzünde ancak
tek bir kişi günahsız yaşadı. Tanrı'nın özünden, sonsuzluktan çıkan, insan
bedeni alıp dünyamıza gelen, tümüyle günahsız yaşayan İsa Mesih! Tüm kurbanların
işaret ederek gösterdiği Sonsuz Kurban, bu eşsiz İsa’dır. Tanrı Sözü diyor ki
"Mesih'in kanı bizi her günahtan
temizler". İnsanın günahı
Tanrı katında öyle ciddi bir sorundur ki ne iyi işler yapmakla, ne oruç
tutmakla ne de adak olarak kurban kesmekle ortadan kalkar. Tanrı’nın doğruluğu
ve adaleti yerine getirilmelidir. Tanrı diyor ki; günahımızın karşılığı
ölümdür. Günahlarımız için ya biz ölmeliyiz ya da kusursuz bir kişi bizim
yerimize ölmelidir. Kan ile günahların temizlenmesi konusu Tanrı'nın görüşünde
o kadar önemlidir ki çağlar boyunca her kültürde buna işaret eden bir çeşit
levha bırakmıştır. Bizim kültürümüzde de Kurban Bayramı’nda ya da başka
nedenlerle kesilen kurbanların kanı
günahların bağışlanabildiğine işaret eder.
İnsanlık tarihinin birçok
noktasında bu ‘Kan İşareti’ni
görebiliriz. “İsa’nın Acıları” filminin en çok eleştirilen noktalarından biri
gereğinden fazla kanın sahnelenmiş olmasıdır. Oysa başka bir açıdan bakarsak
dünya sinemalarında yoğun bir etki yaratmış olan bu filmde de “Kan İşareti”ni
görebiliriz. Kaba odundan yapılmış çarmıh üzerinde kırbaçlanmış kanlı bir
beden, dikenlerden örülen acımasız bir tacın deldiği alından akan kanlar içinde
yarı kapalı kanlı gözler ve susuzluktan kurumuş dudakları sulayan kan! Kusursuz
kurban simgesi, Tanrı'nın verdiği göksel açıklama ile konuşan eski zaman
peygamberleri tarafından insanlığa duyuruldu ve bu gün hala farklı yollardan
duyurulmaktadır. İbrahim peygamberin hayatına bakalım; İbrahim, biricik oğlunu,
Tanrı'nın verdiği buyruğa uyarak kurban olarak sunmaya girişti. Bunu yaparken
Tanrı ona bir işaret veriyordu. Bildiğimiz gibi İbrahim oğlunu kurban etmedi,
çünkü Tanrı buna engel oldu. Oğlunun yerine, kesilmesi için bir koç sağladı.
Tanrı onun imanını deniyordu, ama
aynı zamanda ileriye işaret ediyor, insanların günahını ortadan kaldırmak için kendi
özünden gelecek olan Kişi’nin kendi kusursuz canını feda edeceğini
belirtiyordu. Tanrı tüm insanlık için sonsuz bir kurban sağladı. Bu günlerde
gazeteleri, dergileri, ekranları meşgul eden, sansasyon amaçlı bir çekim değil,
yine bu kan işaretidir. İbrahim, Tanrı'yı sevdiği için kendi özünden dünyaya
gelen biricik öz oğlunu feda etmeye hazırdı. Tanrı ise dünyadaki insanları,
seni ve beni çok sevdiği için kendi özünden gelen Mesih İsa'yı bizim yerimize
sadece feda etmeye hazır olmakla yetinmedi O’nu gerçekten feda etti. Burada
yine görüyoruz ki “İsa’yı kim öldürdü?” sorusuna verilen cevap “İsa’yı öldüren
ne Yahudiler, ne de Romalılardı. Tanrı’nın kendisi öz varlığını çarmıhta feda
etti” olmalı. İbrahim oğlunu feda etmek
zorunda kalmadı çünkü bir iman denemesinden geçiyordu ve Tanrı'nın meleği ona
engel oldu. Tanrı ise insanların günah yargısından kurtulabilmeleri için
biricik öz varlığını feda etmekten başka bir çare olmadığını bilerek O’nu günahları
bağışlatan Kurban olarak sundu. İbrahim’in tecrübe ettiği kurban olayı, ancak
ileride yer alacak olan çok daha önemli bir başka olayın, çarmıh üzerinde senin
ve benim günahlarımız için kendisini sonsuz kurban olarak sunan İsa’nın kurban
oluşuna işaret ediyordu. “İsa’nın Istırabı” filmi de gerilere, çarmıha, onun
üzerinde sunulan sonsuz kurbana işaret etmektedir.
Bizim bildiğimiz kurban, dini
vecibeleri ya da bir adağı yerine getirmek için kesilir. Ama Türk Dil Kurumu,
kurbanın mecazi anlamını şöyle açıklar: "Bir ülkü uğruna feda edilen ya da kendisini feda eden kimse".
Bu açıklamada bir ‘Sevgi İşareti’ önümüze çıkar. Kurban, bir sevgi işaretidir.
Tanrı’nın adaleti insan günahının cezasını talep eder, ama bu ceza verilirse
aynı zamanda insanın günahlarının bağışlanışını sağlar. Bundan daha yüce bir
amaç, daha üstün bir sevgi gösterisi olabilir mi? Kurbanın kanı akıtılırken o
kanın işaret ettiği bu Kişi’nin, İsa’nın ne kadar değerli olduğunu göremez
miyiz?
Şöyle bir senaryoyu düşünelim:
Bir kişi günahlarımız uğruna ölüyor ve onun ölümü sayesinde tüm günahlarımız
ortadan tümüyle kalkıyor. Böyle bir kişinin ölümü değerli olmaz mıydı? Bundan
daha değerli bir şeyi hayal edemeyiz. Günümüzde sahnelenmiş olan çarmıh ve
elemler senaryosunun gerçeği yaklaşık iki bin yıl önce herkesin gözleri önünde
yaşanmıştı. Bu olaylara göz tanığı olan İsa’nın öğrencilerinden Petrus, İsa’nın
çarmıhından akan kanı hiç unutmadı. Bu konuda Anadolu’da yaşamakta olan
imanlılara yazarken, “Biliyorsunuz ki,
atalarınızdan kalma boş yaşayışınızdan gümüş ya da altın gibi geçici şeylerle
değil, Mesih'in kusursuz ve lekesiz bir kuzunun kanına benzer değerli kanı
fidyesiyle kurtuldunuz” (1 Pet 1:19) diye o kanın ne kadar değerli olduğunu
belirtti.
Kurtuluş
Onlara, ‘Kurtuldunuz’ derken
acaba nasıl bir kurtuluştan söz ediyordu? Günahlarınızın getirdiği yargıdan ve
bunun sonucu olan sonsuz ölümden! Günahlı insan, günahlarından arınmadan
Tanrı'nın huzuruna giremez. Tanrı'dan sonsuza dek ayrı kalmak zorundadır.
Kutsal Yazılar bunu ‘Sonsuz ölüm’ diye betimler. İsa Mesih'in kanı günahlardan
arınmayı sağlayabilen tek şeydir. Eski çağlardan günümüze dek sürekli kesilen
kurbanların kanı insanı günahlarından temizleyemez. Ne demek oluyor bu?
Günahlarımızdan tövbe edersek bağış bulamaz mıyız? Açık konuşmalıyım, Tanrı merhametlidir ve kendisine dönüp tövbe
etmek isteyen her günahlıyı duyar. O’na samimi bir yürekle yaklaşanlara
merhamet eder ve günahlarını bağışlamak ister. Fakat günahların
bağışlanabilmesi için Tanrı adaletinin talep ettiği ceza verilmelidir. Çarmıh
üzerinde kendisini Kurban olarak sunan İsa, Tanrı adaletinin talep ettiği bu
cezayı O’na iman edecek olan her insan için çekti. Tanrı, insanların kurtuluşu
için açtığı bu tek yoldan yararlanmak istemeyenleri bağışlayamaz.
Kurban Bayramı’nda kesilen
kurbanlar, yüzyıllar boyunca tapınakta kesilen kurbanlar hep Mesih'in, o Sonsuz
Kuzu’nun günahlarımız için kurban edileceğine işaret ediyordu. Tanrı'nın Sözü
yine baştan sona kadar Mesih'in kanından söz eder. Mesih “Erkeçlerin
ve buzağıların kanıyla değil, sonsuz kurtuluşu sağlayarak kendi kanıyla kutsal
yere ilk ve son kez girdi” diye yazar İncil’de. Durun bakalım, Mesih
denilen bu İsa ne zaman kendi kanıyla ‘Kutsal Yer’e girdi. Çarmıh üzerinde
acılar içinde ölmedi mi? Evet öldü, ama filmin senaryosu devam ettirilmiş
olsaydı onun ölümden dirildiğini de görüntülemiş olacaklardı. O üç gün sonra
dirildi. Onun dirilişi, çarmıh üzerinde gerçekleştirdiği kurtuluş işinin Tanrı
katında kabul edildiğinin açık belirtisidir. Çarmıh üzerinde kendi isteğiyle
ruhunu Baba Tanrı’ya teslim ettiği zaman çarmıhta akıttığı kan ile kutsal Yere
girdi ve orada çarmıhta gerçekleştirdiği kurtuluşun geçerli olduğunun onayını
aldı. Kutsal Yer, Tanrı'nın bulunduğu yerdir. Günahlarına bağış bulup sonsuzluk
boyunca mutluluk ve huzur içinde orada kalacak olanların gideceği yerdir.
Dini törenlerde kesilen
kurbanlar, bizim bu yere girebilmemize yardım edebilir mi? Hayır, hiçbir zaman
yardım edemez, ama bizi oraya götürebilecek Olan Kişi’ye işaret eder. Tanrı'nın
verdiği yasalara bağlı kalmak iyi bir şeydir, ama bunları yapmakla Tanrı katında
aklanamayız. Tanrı eskiden insanlarla bir antlaşma yapmıştı. Bu antlaşmaya göre
insan Tanrı'nın verdiği Şeriata bağlı kalırsa Rab onu bereketleyecekti. Ancak
bu “Birinci antlaşma bile kan akıtılmadan
yürürlüğe girmedi. Musa, Kutsal Yasa'nın her bir buyruğunu bütün halka
bildirdikten sonra al yapağı, zufa otu ve su ile buzağıların ve erkeçlerin
kanını alıp hem kitabın hem de bütün halkın üzerine serpti. "Tanrı'nın
uymanızı buyurduğu antlaşmanın kanı budur" dedi. Aynı şekilde çadırın ve
tapınmada kullanılan bütün araçların üzerine kan serpti. Nitekim Kutsal Yasa'ya
göre, hemen her şey kanla temiz kılınır, ve kan dökülmeksizin bağışlama olmaz.”
(İbr 9:18-22)
Şeriatın yapraklarında bile kan
lekeleri görebiliriz. Tanrı ‘Kan İşareti’ni oraya da koydu. Şeriat, bize
günahlı olduğumuzu gösterir. Onun üzerine serpilen kan ise o günahların nasıl
temizleneceğine işaret eder. İsa’nın çarmıhta akıttığı kan, O’na iman edenlerin
tüm günahlarını temizler. Ancak o günahların cezası verilmeden, gereken acı ve
elem çekilmeden günahtan arıtma yer alamaz. Bunu nerden biliyoruz? Tanrı'nın
kendisi diyor ki, “Mesih'in kanı bizi her
günahtan temizler”. Yalnız söylemekle kalmadı, çarmıhta sunulan kurbanın,
akıtılan kanın günahları bağışlama, ölümü
yenme gücüne sahip olduğunu kanıtladı. Akan kan onun hayatıydı. Verilen
bedel ise kusursuz canıydı. Çektiği acılar verdiği bedelin damgasıydı. Tanrı
İsa’yı ölümden diriltti ve “İsa, asıl
kutsal yerin örneği olup elle yapılmış kutsal yere değil, ama şimdi bizim için
Tanrı'nın önünde görünmek üzere asıl göğe girdi”.
Değerli okuyucum, şimdi kurban
kesilirken “bir kurban daha” deyip de geçmeyiniz. Mesih ölümden dirildi ve şu
anda Tanrı'nın sağında yücelik içinde oturmaktadır. O, Tanrı'nın huzurunda
görünmek üzere Cennet’e girdi.
O’na iman edenler için her an
şefaat etmektedir. Bu ‘şefaat’ sözcüğünün tam anlamı şudur; İsa Mesih şu anda
Tanrı'nın Kutsal huzurunda görünür biçimde durup O’na iman edenlerin suçlarının
bağışlanması için döktüğü kanı Tanrı'ya göstermekte, “Ben bu kişi için kanımı akıttım,
o suçlu sayılamaz” demektedir.
İsa Mesih'in çarmıh üzerinde
günahlı insanlar uğruna ölmesi tarihsel bir olay olarak geçmişte kalıyor.
Dirilişi ve göğe çıkışı da aynı biçimde geçmişte yer almış olaylardır. Bunlar
bu gün, şimdi bizim yaşamımızı nasıl etkileyebilir? Ayet diyor ki; "Çünkü Mesih, asıl yerin örneği olan, insan
eliyle yapılmış kutsal yere değil de şimdi bizi temsil etmek için Tanrı'nın
huzurunda görünmek üzere Cennet'e girdi" Evet, Mesih, Tanrı'nın kutsal
huzurunda O’na iman edenleri şimdi
temsil etmek için Cennet’e girdi. İsa
Mesih'in şu anda Tanrı huzurunda yaptığı iş geçmişte kalmıyor, şimdiki zamanda devam etmektedir. Mesih
yeryüzünde ortaya çıktığı zaman amacı günahları kaldırmaktı. Şimdi, O’nun Cennet’te Tanrı Katında
oturuyor olması, yaptığı işin tam olduğunu ve günahlı insanı temsil etmeye
hakkı olduğunu kanıtlar. Mesih, günahları kaldırmak için önce yeryüzünde
göründü. Günahlar için ölüp dirildikten sonra Tanrı katında günahları
bağışlanmış insanı temsil etmek üzere görünmektedir. Bir gün de O’na iman
edenleri kendi yanına almak için yine görünecektir. Mesih'in gelişine dek
kesilen kurbanlar ileriye doğru O'nun çarmıhına işaret ediyordu. O'nun ölümü ve
dirilişinden sonra kesilen kurbanlar da geriye, geçmişe, yine O'nun çarmıhına
işaret eder.
Eminim ki Tanrı bize bir şeyi
göstermek için “İsanın Istırabı” adlı filmi gündeme getirdi. Tanrı kendi Kutsal
Sözünde yazılanları hatırlamanızı ister. İsterseniz siz de araştırınız.
Göreceksiniz ki insanlık ailesinin benimseyebildiği her din içinde Tanrı kendi işaretini
bıraktı. Bu O'nun ‘Kan işareti’dir.
Hemen hemen her dinde bir çeşit kurban olayına değinildiğini söyleyebilirim.
İlkel kabilelerin ve putperestlerin tapınışlarında, yanlış biçimde uygulansa
bile bir canın başka bir canın yerine feda edildiği kavramı görülebilir.
d.
Bağış
Tanrı neden bu işareti bıraktı?
En derin sevgiyle sevdiği insanın, insanlık tarihinde gerçekleştirilen en
önemli olaya, çarmıhta akıtılan kusursuz kana bakıp sonsuz ölümden,
günahlarının yaraştırdığı sonsuz yargıdan kurtulabilmesi için! Günümüzde sinemalar ve televisyon ekranları
sayesinde milyonlarca kişi bir kez daha çarmıhta akıtılmış olan o kusursuz kana
bakacaktır. Ancak sadece bakmakla kurtuluş sağlanamaz. O çarmıh üzerinde Tanrı
senin günahların için bir hesaplaşma yaptı. Bu hesaplaşma İsa’nın kanında oldu.
Buna iman eden kişi kurtulacaktır. Kutsal Kitap günahların bağışlanması için
başka bir yol göstermiyor. Olsaydı gösterirdi. Tanrı sevgidir, sevgiyle
doludur. Kendi özünden biricik Mesih'ini sizin ve benim gibi günahlı kişiler
uğruna feda etmiş olması O’nun bu sonsuz sevgisini sergiler.
Batı dünyasının düşünürlerinden Nietche, işlenen suçlar hakkında
şöyle yazdı: "Yanıldığınız zaman, bunu kabulden çekinmeyin ve uygun
düşüyorsa af dileyip düzeltme yoluna gidin. Bir öfke anında birisine acı bir
söz söylemişseniz, hemen sözünüzü geri alın. Ne denli çabuk dönerseniz, o kadar
iyi olur." Bu düşünürün kolayca söylediği sözü insan yaşamında uygulamak
pek zordur sanırım. İki bin yıl boyunca birçok insan İsa’nın Istırabı ve
çarmıhtaki ölümü konusunda yanılgı içinde yaşayıp sonsuzluğu boylamıştır. Belki
de tövbe atmeyi, af dilemeyi en güzel dille ifade eden Nietche bile İsa
konusunda tam br yanılgı içinde sonsuzluğa göçüp gitti. Mel Gibson’un filmi
insanlar için bir fırsat kapısı açmıştır. Belki de yanılgılarımızı kabullenme
zamanı gelmiştir. Düzeltme işi çarmıh üzerinde Tanrı tarafından yapıldı. Bize
düşen yanıldığımızı kabul edip Rabden af dilemek! Ne kadar çabuk dönersek bizim
için o kadar iyi olacaktır
Belki de insan için en zor eylemlerden biri, işlediği suçu
üstlenmesidir. O suçu uzun bir iç savaşından sonra üstlense bile gidip de
birinden, özellikle Tanrı’dan af dilemek herhalde insan tabiatına en ters giden
bir yoldur. “İnsanın en büyük düşmanı kendisidir”, derler. Ne kadar gerçek bir
sözdür bu. İnsanoğlu suçlarını kabullenmesini ve af dilemesini öğrenebilseydi,
yaşam sorunlarının yoğun bir kısmı ortadan kalkmış olurdu.
Bu noktada sorulabilir: “Bu
konuda ne yapabilirim?” Tanrı'nın sizden beklediği çok basit bir eylem vardır:
“Bak ve yaşa!” diyor size. Birçok sinemalarda ve ekranlarda İsa’nın Istırabı
kanlı sahnelerle resimlenecektir. Buna baktığınız zaman bunların işaret ettiği
gerçek ve Sonsuz Kuzu’yu görmenizi ister. Sizin günahlarınız için öldüğüne iman
ederseniz sonsuz ölüm yargısından kurtulup yaşayacaksınız, hem de sonsuza dek!
Tanrı Sözü diyor ki “Bir kez ölmek ve
ondan sonra yargılanmak nasıl insanların kaderiyse, böylece Mesih de
birçoklarının günahlarını yüklenmek için bir kez kurban edildi. İkinci kez,
günah yüklenmek için değil, kendisini bekleyenleri kurtarmak için kendilerine
görünecektir” (İbr 9:27-28)
Bölüm 3 - Tanrı Sevgidir
İsa’nın çarmıh üzerinde çektiği
acılar yanlış anlaşıldığı için yanlış yorumlanıyor. Kendi yapısında Tanrının
damgasını taşıyan insan, onu yaratmış olandan aldığı karakter özelliklerinin
yozlaşmış olmasından dolayı ona verilen sevme özelliğini bile yanlış algılamaktadır.
Yanlış kavramlar sunağında kurban edilen deyimlerden biri de sevgi terimidir.
“Sevgi” sözcüğü nice yersiz ilişkide kullanılmaktadır! İsa’nın çarmıhtaki ölümü
konusunda Kutsal Yazılar diyor ki “Tanrı dünyadaki insanları o kadar çok sevdi
ki kendi varlığı olan İsa'yı verdi”. Yani onu çarmıh üzerinde feda etti.
İnsanın anlayışında ise sevgi en kaba kullanımında, şehvet, fuhuş ve evlilik
dışı cinsel ilişki çerçevesinin dışına çıkamaz. Bu tür ilişkilere sevgi
denirse, o zaman aynı sözcüğü Tanrı'dan gelen pak, kusursuz ve diğerkam sevgi
için nasıl kullanabiliriz? Ne yazık ki, günümüzde Tanrı, sevgiden daha çok, bir
krala, bir yargıca, zorba, egemen bir hükümdara benzetilmektedir. İsa’nın
acıları konusunda, Tanrının bu eylemi ezelden tasarlamış olabileceği düşüncesi
hemen, “Bunu yapmakla nasıl sevgi sergilemiş olabildi?” sorusuna yol açar.
“Tanrı” denildiğinde hemen cennet, cehennem kavramları bellekte canlandırılır
ve insanlar korkutulur. Böylece insan Tanrı'yı sevmekten çok ondan korkar. Oysa
Tanrı'nın tümüyle sevgi olduğu kendi sözü olan İncil'de yazmaktadır. “Tanrı
sevgidir. Sevgi olan yerde Tanrı, ve Tanrı olan yerde de sevgi vardır"
diyor Kutsa Söz. O zaman nasıl bir sevgiden söz etmektedir? Gerçek sevgi,
kendisini düşünmeyen, başkaları uğruna kendini feda eden karşılık beklemeden
seven sevgidir. Bir annenin kendi çocuğuna karşı duyduğu sevgi Tanrının özünde
bulunan bu gerçek sevgiyi ancak çok az bir oranda yansıtır. Tanrı çok sevdiği
insana derin sevgisini açıklarken anne sevgisini gölgede bırakan bir sevgiden
söz eder. "Bir anne kendi yavrusunu unutabilir mi hiç?” diye sorduktan
sonra, “Tabii ki unutamaz” diye devam eder ve bir kıyaslama yapar: “Ama bir
anne unutsa bile, ben seni asla unutmam...Seni yaratan, sana şekil veren
benim." diye yeryüzünde eşi görülmemiş bir sevgiden söz eder.
Sevginin Karakter Özelliği
İsa’nın kendisine gelince onun
hakkında yazılanları okurken onda hiçbir bencillik olmadığını hemen
görebiliriz. Bu özellik, karakterinin diğer yönlerinden daha çok gözümüze
çarpar. İsa kendisinin Tanrı özünden gelip insan bedeni alan kişi olduğuna
inandığı halde, büyüklük pozu takınıp çalımlanmadı. İsa'da herhangi bir kendini
beğenmişlik belirtisi görülemez. “Ben alçak gönüllüyüm” diyebilen ve bunu
söylerken gururlanmamış olan tek kişi odur. Onun karakter yapısına baktığımız
zaman onunla ilgili, birbirine aykırı görünen iki gerçeğin önümüze çıktığını fark
ederiz ve bu iki gerçeği tek bir şahısta bir araya gelmiş olması bizi
şaşırtabilir. İsa'nın öğretişi tümüyle kendine yönelik olduğu bu gerçeklerden
biridir. Sürekli kendi şahsı hakkında konuştu, ama yine de davranışlarında
hiçbir bencillik yoktu. Hem kendini şahsının ne kadar yüce olduğundan söz
ediyor, hem de hiçbir şey esirgemeden kendini başkaları için feda ediyor.
Çarmıh üzerinde çektiği acılar bu ikinci gerçeği, yani diğerkam karakter
özelliğini en bariz şekilde sergiliyor. İsa, tüm evrenin Efendisi olduğunu
biliyor ve bunu çevresindeki insanlara çekinmeden bildiriyor, ama aynı zamanda
herkesin hizmetçisi oluyor. Bir gün dünyayı yargılayacağını söylüyor, ama çok
yakın bir zamanda onu tümüyle terk edeceklerini bildiği öğrencilerinin
ayaklarını yıkayıp bir hizmetkar oluyor.
Hiç kimse İsa'nın sergilemiş olduğu özveriyi gösterememiştir. Çarmıh
üzerinde, kanlar içinde acı çeken bu adam, sonsuzluk boyunca ikamet ettiği
yerin, yani Cennetin sevincini ilkin dünyanın üzüntüleriyle ve sonunda Cehennemin
azabıyla değiştirdi.
Günah konusunda sonsuz bir
dokunulmazlığı vardı. Günahı bilmeyen bir Kişiydi. Yine de günahın gölgesi bile
bulunmayan cennetin görkemini bilinçli olarak bıraktı ve bu dünyanın kötülüğünü
yakından tanıyıp acı çekti. Kralların Kralı olarak tanımlanan İsa yeryüzüne
gelirken görkemli saraylara, krallık ailesi içine doğmadı. O zamanın dünyasına
göre önemsiz sayılan “Beytlehem” denilen bir köyde, köylü bir kadının rahminde
şekil alıp dünyaya geldi. Daha bebekken onu öldürmek için ferman çıkartan Kral
Hirodes’ten kaçma zorunda kalan anne babasıyla birlikte Mısır'a göçüp orada bir
mülteci olarak yaşadı. Daha sonra geri döndüklerinde hiçbir özelliği olmayan
Nasıra kasabasında büyüdü, annesini ve evdeki çocukları geçindirmek için
marangozluk yaptı. Otuz yaşına gelince, evi barkı, malı mülkü olmayan gezici
bir vaiz olarak Tanrı Egemenliğinin geldiğini duyurdu ve böylece yeryüzündeki
asıl görevine başladı. Basit balıkçıları izleyicileri olarak çağırdı, adı kötüye çıkmış gümrükçülerle arkadaşlık kurdu.
Tanrısal yapısından dolayı cüzamlı hastalara dokunurken onlardan hastalık
kapmadı, tersine şifa verdi. Hiçbir Yahudi din görevlisinin aklının ucundan
bile geçmeyen davranışları oldu. Fahişelerin kendisine dokunmasına izin verdi,
çünkü onların dokunuşuyla kendisi murdar olamazdı, tersine dokunan temiz
oluyordu. Hastaları iyileştirdi, güç durumda olanlara yardım etti, Tanrının
özünden gelen Tanrı Sözü olarak öğretiş verdi. Kendini başkaları uğruna verdi,
verdi, hiçbir şey esirgemedi ve en sonunda kendi canını yine başkaları uğruna
verip feda etti. “Canımı kimse benden alamaz; ben onu kendiliğimden
veririm. Onu vermeye de tekrar geri almaya da yetkim var “ diye
özveriden söz eden bu üstün adamı yanlış anladılar, yanlış yorumladılar. Günümüzde
de bu yanlış algılamalar hala devam etmektedir. “İsa’nın Acıları” filminin
yarattığı duygusal dalgalar içinde de bu yanlış algılamaları görebiliriz. İsa
hala bu gün kendi çıkarlarını arayanların ve birtakım önyargılara saplanmış
olanların saldırılarına hedef olmaktadır. Birçokları Onu hor gördü, geri tepti,
arkadaşları bile Onu yüzüstü bıraktı. Sırtını kırbaçladılar, yüzüne tükürdüler,
başına dikenli taç giydirdiler, ellerini ayaklarını çarmıha çivileyerek idam
ettiler. Korkunç ve tahmin edemeyeceğimiz aşamada acı veren enserler onun
avuçları içine çakıldıktan az bir süre sonra İsa, kendisine işkence yapanlar
için “Baba, onları bağışla, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar” diye
dua ediyordu. Böyle bir kişinin karakter
özelliği bizim kavrama gücümüzü aşmaktadır. Bizim sürekli başarısızlığa
uğradığımız alanda, insanları gerçek anlamında sevebilme konusunda O başarıya
ulaştı. Tam anlamıyla kendisini tutmasını bilen, hiçbir zaman kötülüğe karşı
kötülük etmeyen, onu oyuna getirmeye çalışanlara gücenmeyen, sinirlenmeyen bu
adam hep başka kişilerin iyiliğini düşündü. Duygularına sahip olmasını öylesine güzel başarıyordu ki, insanlar onun
hakkında ne düşünseler, onun arkasından ya da yüzüne karşı ne söyleseler, ona
ne yapsalar, kendi çıkarını hiç düşünmeden kendini Tanrının isteğine teslim
etti ve insanların iyiliği uğruna feda etti. "Kendi isteğimi
aramıyorum, kendi yüceliğimin ardından koşmuyorum" dedi. Bu İsa,
"Kendini hoşnut etmedi". Kişinin kendini düşünmemesi,
kendini tümüyle Tanrının isteğine teslim etmesi ve insanlara hizmet etmek için
adamış olması Tanrının kendi Sözünde açıkladığı kavramda tam anlamıyla
sevgidir. Tanrı özünde sonsuzlukta bulunan sevgide kendi çıkarlarını aramak
yoktur. Sevginin özü, “vermek”, “kendi özünü vermek” ve dolayısıyla özveridir.
İnsanların en kötüsü bile zaman zaman böyle bir soyluluğun kısa bir yansımasına
ayna olabilir, ama İsa’nın tüm yaşamı, hiç sönmeyen bir sevgi ateşiyle
parlamaktadır. İsa, sadece dünyaya
günahsız doğmakla günahsızlığını korumadı, kendi çıkarını aramadığı için
günahsız ve kusursuz yaşadı. Gerçek sevgi işte budur. Tanrı sevgidir.
Anne Sevgisi
Tanrı kendi özünden kaynaklanan,
yeryüzünde eşi görülmemiş sevgisini bir annenin çocuğuna olan sevgisine
benzetiyor. Normal bir anne yavrusunu hiç bir ortamda unutmaz, ona sevgisizlik
göstermez. “Ama olur ya, bir anne kendi yavrusunu unutsa bile, ben bunu asla
yapmam. Benim sevgim eşsizdir ve hiç karşılık beklemeden sever” diye sevgisinin
gerçek niteliğini açıklar Tanrı. Acaba insanı neden bu kadar derin bir sevgiyle
sever? Bunu yine kendisi açıklıyor: “Seni ben yarattım, sana ana rahminde şekil
veren benim”, diyor.
Sevgisini betimlerken ana
rahminden, anne sevgisinden söz etmekle Tanrı duygusallık mı gösteriyor? Hayır,
Tanrının sevgisini sadece duygusal bir çerçeve içinde göremeyiz. Tabii ki bu
sevgi içinde duygulara yer verilmektedir, ama sadece duygularla sevilen kişi
gerçekçilik ortamında sevilemez. Çok defa şehvetin ve ihtirasın yarattığı
duygulardan doğan ortam yanlış biçimde “duygusal sevgi” diye betimlenir. Bunun
ne temeli ne de yapısı vardır. Tümden duygusaldır. Kişinin kendi nefsini tatmin
etmek isteyen arzulardan, aklının düşüncelerinin tamamıyla pusulayı kaçırıp
sağa sola koşmasından doğar. Yaşamı kalıcı bir şekilde tatmin edici hiçbir
özelliğe sahip değildir.
Tanrı, biricik Oğlunu çarmıh
üzerinde kurban ederken ne düşünüyordu? Aslında sormamız gereken onun ne
düşündüğü değil, ne yaptığı idi. Biz yine de her iki soruya yanıt verebiliriz:
Tanrı İsa’yı çarmıh üzerinde kurban ederken biz günahlı insanları düşünüyordu
ve bunu yaparken günahlı insanı çarmıh üzerinde acılar çeken kendi varlığında
kendisiyle barıştırıyordu. Neden? Çünkü
o bizim yaratıcımızdır. O biz insanları sever. Ancak seven bir kişi, sevdiğinden
uzaklarda kalıp ona sadece “Seni seviyorum”
demekle yetinirse o kişinin sevgisinden kuşkulanmamız gerekmez mi? Tanrı
uzaklardan ilgisizce bize konuşan bir Tanrı değil, yakınlara gelip sevgisini eyleme
dönüştüren sevgi Tanrısıdırr. Tanrı biz insanları o kadar çok sevdi ki, kendi
varlığı olan İsa'yı verdi. İsa’nın çarmıh üzerinde çektiği acılar, Tanrının
insana olan sevgisinin cisimlendirilmesidir. Sevmek demek vermek demektir.
Tanrı bizi çok sevdiği için İsayı verdi, onu feda etti. Karşılık beklemeden
verdi. Bizler ona karşı düşman iken onu verdi.
Git, Golgota
dağına
Bak o kurban İsa’ya,
Bütün insan
uğruna
Akan suçsuz o
kana.
Ve ‘Tamamdır’
diyenden
Ölmesini de
öğren.
Tanrısal sevginin özelliği her
zaman karşılıksız olarak vermektir. Tanrı da verdi; ama en değerli saydığı
kutsal varlığını verdi. Bu varlık İsa'dır. İsa, yeryüzünde bulunduğu süre
Tanrının karakterini, tutumunu, niteliklerini ve sevgisini gösterdi. Bugün
Tanrı'nın sevgisini görmek istiyorsak, İsa'nın sevgisine bakmak yeter. İsa
Mesih, hiçbir zaman kendini düşünmedi. Yardım isteyen her insana elini uzattı.
Kimseyi yargılamadı. Düşene bir tekme vurmadı. Sadece öğüt vermekle
yetinmedi.konuştuğu sözleriyle yaşadığı yaşamı aynıydı. Yaptığı her işi
insanlık yararına yaptı. Aşağı görülenleri aşağı görmedi. Sevgiden yoksun
kalanlara hem yakın oldu hem de eşsiz sevgisini gösterdi. Hatta kendisine
kötülük edip de onu çarmıha çakanlar için bile "Baba onları bağışla, çünkü
ne yaptıklarını bilmiyorlar" diye dua etti. Kısacası, onun sevgisini
hiçbir şey kısıtlamadı. Her ortamda sevmeye, bağışlamaya devam etti. Çarmıha çakıldığı şekil bile onu kabul etmek
isteyen herkesi açık kollarla, sonsuz sevgisiyle kucaklamaya hazır olduğunun
resmidir. Kendi öğrencilerine ve kendisine iman edenlere en üstün örneği
gösterdi “Tıpkı benim sizleri sevdiğim gibi siz de birbirinizi sevin"
dedi.
İsa onları nasıl sevmişti?
Alçakgönüllülükle onlara hizmet etmekle! Bir defa kendi öğrencilerinin
ayaklarını yıkadı ve onlara şöyle dedi: "Ben Rab ve Öğretmen olduğum
halde ayaklarınızı yıkadım; öyleyse, sizler de birbirinizin ayaklarını
yıkamalısınız. Size yaptığımın aynısını yapmanız için bir örnek verdim"
Bu örnek sevgi Tanrı'dandır. İsa gibi seven herkes Tanrı'dan doğmuştur ve
Tanrı'yı tanır. İsa gibi sevmeyen kişi ise Tanrı'yı tanımış değildir. Çünkü
Tanrı sevgidir. Tanrı, biricik Oğlunun aracılığıyla yaşayalım diye O'nu dünyaya
gönderdi ve böylece bize olan sevgisini gösterdi. Tanrı'yı biz sevmiş değildik,
ama O bizi sevdi ve Oğlunu günahlarımızı bağışlatan kurban olarak dünyaya
gönderdi. İşte sevgi budur! Çarmıh üzerinde acı çeken İsa’nın şahsında bu eşsiz
sevgi doruklara çıktı ve günahları bağışlatıcı özelliğe bürünerek sevginin özü
olan İsa’nın, ölmekte olan kurtarıcının bedeninden akarak ölümden daha güçlü
olduğunu beyan etti. Onun acılarıyla biz şifa bulduk!
İşte Tanrının biz insanlara olan
eşsiz ve yüce sevgisi. O bizi seviyor! O sizi de bu üstün sevgisiyle sarmak
istiyor, size huzur, esenlik, sonsuz yaşam vermek istiyor. “İsa’nın acıları”
deyip de geçemeyiz. Onun çarmıh üzerindeki ıstırap dolu çehresine bakarken onun
bunu bizi sevdiğinden dolayı yaptığını görmemizi ister.
Bölüm 4 – Tanrı Kutsaldır
İsa’nın yeryüzünde yaşadığı ve
sonunda çarmıha çakıldığı dönemde bir sürü din alışkısı vardı. ‘Ferisiler’,
‘Sadukiler’, ‘Herodesçiler’ gibi örgütleşmiş, tutucu, biçimci din kuşakları
olduğu kadar politika amaçlı partiler de vardı. İsa buna benzer örgütlenmenin
yararsızlığını defalarca vurguladı. Kutsal bir Tanrıya hizmet etmeleri
gerekirken insanın dini duygularını kendi çıkarları doğrultusuna çekmeleri
İsa’yı çok kez öfkelendirdi. Tapınakta satıcıların para tezgahlarını altüst
ederken “'Benim evime dua evi denecek' diye yazılmıştır. Ama siz burayı
haydut inine çevirdiniz!” diye onlara kızdı. Ama bu eleştiri o zamanın
din adamlarının öfkesini şimşekler gibi onun üzerine çekti. Yine de bu düşmancı
tutum İsa'yı sarsmadı. O, Tanrı'nın töreyle, biçimle hoşnut edilemeyeceğini çok
iyi bildirdi. İnsanlara öğretirken Tanrı kutsallığının ne demek olduğunu iyice
kavrayıp, bunu tüm varlığa uygulamanın temel ihtiyacımız olduğunu belirtti. Din
biçimcilerini ‘ikiyüzlüler’ ve ‘badanalı duvarlar’ diye betimledi. Ne yazık ki
onları bilgilendirmek ve böylece dincilikten kurtarmak için söylenen bu
eleştiri onlarca değerlendirilmedi. Onlar sonunda İsa'yı çarmıha çaktırdılar. Onların
bu aşırı kötülükleri umdukları şekilde sonuçlanmadı. Çünkü İsa'nın çarmıha
çakılması gerektiği gerçeği sonsuzluk içinde barınan Kutsal bir Tanrının en
Kutsal tasarısıydı.
Haklı olarak düşünülebilir: Bunun
kutsallığı nerede? Kendi peygamberini en feci şekilde ölüme teslim eden bir
Tanrı nasıl kutsal olabilir? Genel açıdan bakıldığı zaman Tanrının kutsal
olduğu hiç bir tartışma kaldırmaz. Bu konuda ödün veremeyiz. Tanrının kutsal
olduğunu duyarız, öğreniriz, ama insanlık tecrübemizde bunun ne olduğunu
bilemeyiz çünkü Tanrının kendisinden başka tam anlamında kutsal olan kişi
yoktur. Bu kutsallığı tanımlamaya girişsek büyük zorluklarla karşılaşırız.
Kutsallık bize o kadar uzak ki, onu sisli bir gecede görüyormuşuz gibi neredeyse
tanımlanması imkansız bir nesne gibi merağımızı uyandırmaktan öteye gidemiyor.
İnsan yaşantısına yabancı bir kavram olarak giren ‘kutsal’ kelimesinin kendi yapısında oldukça sarsıcı bir anlam
yatmaktadır. Bu anlamı bir türlü çözemeyiz, sözlüklere ve ansiklopedilere baş
vuramayız çünkü bunu açıklayabilen ne bir sözlük ne de ansiklopedi vardır.
İnsanın düşünebileceği ya da icat edebileceği hiçbir betim ‘kutsal’ kavramını
tanımlayabilecek yeterlikte değildir. Adını üzerinde taşıdığı Kutsal Kitap’ın
kendisi bile kutsal sözcüğünü birden
fazla anlamda kullanır. Örneğin, Kutsal Kitap kutsal kelimesini, bir şekilde, Tanrı’nın iyiliğiyle yakından bağlantılı
şekilde kullanır. Kutsal sözcüğü “pak,
tümüyle lekesiz, tam anlamıyla mükemmel ve en ince hücresine kadar lekesiz”
ifadeleriyle tanımlanmıştır, ama yine de tam anlam ifade edilmemiştir.
Kutsal kelimesini duyduğumuzda, aklımıza gelen ilk düşünce herhalde
‘paklık’ ya da “kusursuzluk’tur. Kutsal Kitap “kutsal” sözcüğünü bu anlamıyla
da açıklamaktadır. Ancak bu “paklık” ya da
ahlaki kavramıyla “mükemmellik” düşüncesi, ‘kutsal’ sözcüğünün ana
anlamı değildir.
İsa’nın Acılarına gelince
Tanrının kutsallığını bu olay ile nasıl bağdaştırabiliriz? İsa’nın ölümünden
kısa bir süre sonra, ona olan inançlarından dolayı baskı altında yaşayan Hıristiyanlara yazılan
kutsal yazılarda şöyle bir betim var: "Bunun içindir ki, İsa da
kendi kanı aracılığıyla halkı kutsal kılsın diye, kent kapısının dışında
işkence çekti"(İbr 13:12). Kent kapısı diye yazarken İsa’nın çarmıha
çakıldığı Kudüs kentinden söz edilmektedir. İsa’nın kanından söz edilirken de
onun çarmıhtaki ölümü gündeme getirilmiş oluyor. Ancak buradaki “kutsal
kılınma” kavramına açıklık getirmemiz gerekecektir. Çok defa ‘kutsal’ sözcüğü
yanlış algılanır. ‘Kutsal görev’ derken bunun Tanrı katındaki kutsallık ile
hiçbir bağlantısı olmadığını biliriz, ama Tanrının kutsallığı ve insanı kutsal
kılması nedir? Tanrının kendi kutsallığı
konusunda Kutsal Yazılar onun her türlü kötülükten arı, insandan tamamıyla ayrı
bir özeliğe sahip olduğunu yazar. Musa peygamber yanmakta olan ama hiç yanıp
tükenmeyen bir çalının ortasından kendisine seslenen Tanrıya yaklaşmaya
giriştiği zaman Kutsal bir tanrı tarafından uyarılmıştı. Musa ‘Gidip bir bakayım, çalı neden tükenmiyor!’ diye çalıya doğru hareket edince RAB Tanrı Musa’nın yaklaştığını gördü ve
çalının içinden, ‘Musa, Musa!’ diye seslendi. Musa, ‘Buyur!’ diye yanıtladı.
Tanrı, ‘Fazla yaklaşma’ dedi, ‘Çarıklarını çıkar. Çünkü bastığın yer kutsal
topraktır.’”
Tanrı Musa’ya ayakkabılarını
çıkarmasını buyurdu. Neden? Çünkü Musa’nın bastığı yer, kutsal topraktı. Toprak
nasıl kutsal olabilirdi? Tanrı’nın varlığıyla! Tanrının kendisi kutsal olduğu
için onun bulundu yer de yani toprak da kutsal kılınmıştı. Musa dünyadan
birisiydi, dünyaya bağlıydı, onun yapısı dünyasaldı ve topraktı. Tanrıya
yaklaşırken bu dünyasallığından ayrılıp Tanrı huzurunda bulunmak için simgesel
olarak onu dünyaya bağlayan ayakkabıları çıkarma zorundaydı. Kutsal Kitap,
Tanrı’ya ‘kutsal’ sıfatını verirken Tanrı’nın üstün bir şekilde her şeyden ve
her kişiden ayrı olduğunu kasteder. Tanrı, düşünce ve ahlak açısından bizden
katlarca yukarılarda, aşılamayacak kadar yükseklerdedir. O kadar yüksek ve
ötemizdedir ki, sanki bize tamamen yabancıdır. Bir tarafta biz insanlar varız,
öbür tarafta ise Tanrı ve onun melekleri var. Evrensel ahlak kurallarına göre Kutsal
olmak demek, özel bir yönden farklı olmak demektir. Kutsal kelimesini öz anlamından alıp dünyasal şeyler için
kullandığımız zaman bu anlamda kullanırız. “Kutsal tapınak”, “Kutsal yer” ve
“Kutsal Yasa” gibi terimler bu farklılığı dile getirmektedir.
İsa’nın çarmıh üzerinde akıttığı
kana gelince aynı farklılığı görebiliriz. İsa’yla birlikte çarmıha çakılan iki
kişi daha vardı. Çarmıh ölümü, tüm korkunçluğu içinde insani bir ölüm aletiydi.
Ancak İsa’nın ölümü, onun çakıldığı çarmıha bir farklılık kazandırdı çünkü o
çarmıh üzerinde ölen kişi “Tanrının Kutsalı” idi. Eski çağın
peygamberi Davut, kendi soyundan gelecek olan İsa’nın çarmıh üzerindeki ölümü
ve bunu izleyen dirilişi hakkında yazarken, İsa’nın kendi ağzından konuşuyormuş
gibi şöyle der: “Sen canımı ölüler diyarına terk etmeyeceksin, Kutsalını
çürümeye bırakmayacaksın”. Çarmıh üzerinde ölen Kişi Tanrının “Kutsalı”
idi. Akıtılan kan kutsal kan idi. İnsanlık tarihi boyunca “Kan akıtılmadan günahın bağışı olamaz”
diye beyan eden Tanrı sonunda kendi özünün kutsal kanını çarmıh üzerinde
akıtıyor ve bu kutsal kan insanı kutsal kılıyor, onu Tanrının huzuruna
girebilecek duruma getiriyor. İsa’nın çarmıh üzerindeki ölümüne inanan kişi tüm
yaşamı boyunca yine bu kan sayesinde arıtılır ve Tanrı önünde durabilmesi
sağlanır. İsa’nın yakın öğrencilerinden Resul Yuhanna diyor ki İsa'nın kanı
bizleri her günahtan arıtır. Günahımız yoktur dersek kendi kendimizi kandırırız
ve gerçek bizde barınmaz. Günahlarımızı açıkça söylersek güvenilir olan ve
hakça davranandır; öyle ki, günahlarımızı bağışlar ve bizi her suçtan
arıtır". Eski Antlaşma'da kesilen kurbanın kanı İsrail halkına geleneksel
açıdan temizlik sağlar ve bu yolda onları Tanrı'ya ayırıp ona
yaklaşabilmelerini sağlardı. Yeni Antlaşma'da ise İsa’ya iman eden kişi için
onun kanı ahlaki temizliği sağlar, onu kutsal kılar, Tanrı'ya ayırır.
“İsa’nın kanı bizi her günahtan arıtır”. Burada farklılığı görebiliriz. Çarmıhta ölen
kişi kutsal olduğu için onun çarmıhı Roma döneminde ve ondan önce Fenikeliler
zamanında dikilen tüm çarmıhlardan farklıdır, ayrıdır. Onun akıttığı kan kutsal
olduğu için bu kana sığınan her birey de günahtan arıtılarak diğer insanlardan
farklı ve ayrı kılınır. Günahlı insan günahlarından arınmadan, günahsız ve
Kutsal Tanrının huzuruna asla giremez. Girebilmesi için günahlarından
arıtılması, temizlenmesi gerekir. Kutsal kılınmak, Tanrı için, onun amaçları
doğrultusunda kullanılabilmek için “Özel
Olarak Ayrılmak” demektir. İmanlı İsa’nın kanı aracılığıyla kutsal kılınır.
Kan Mesih imanlısını günahın ortaya çıkardığı tüm suçluluktan temizler. Böylece
onu dünyadaki öbür insanlardan ayırır, çünkü dünya, Yasa'nın gerektirdiği lânet
altındadır. İsa’ya iman eden kişi ışıkta yürüdükçe sürekli temizlenmekte,
kutsal kılınmaktadır.
Tanrı, insanlara belli mesajlar
göndermek amacıyla seçtiği peygamberleri de bir açıdan özel bir görev için
kutsardı. Yeremya peygambere, "Ana karnında sana şekil vermeden önce
seni tanıdım, ve sen doğmadan önce seni kutsadım; seni milletlere peygamber
ettim" diye konuştuğu zaman yine bu kavramı dile getiriyordu.
Yeşaya peygamber de Tanrı tarafından özel bir mesajı iletmek için seçilmişti.
Tapınakta Kutsal Tanrı ile karşılaştığı zaman gördüğü kutsallık onu
şaşırtmıştı. Bu kutsal ve yüce Tanrıya hizmet eden meleklerin sözlerini işitince
daha da çok şaşırdı. Melekler “Birbirlerine
şöyle sesleniyorlardı: ‘Her Şeye Egemen RAB Kutsal, kutsal, kutsaldır. Yüceliği
bütün dünyayı dolduruyor.’” İlginç
biçimde Tanrının kutsal olduğu gerçeği Yeşaya peygamberin bilincine
perçinleniyormuş gibi tekrarlanarak sunulmaktadır: “Kutsal, kutsal, kutsaldır”. Bu tekrarlama bir vurgu biçimidir.
Biz kendi dilimizde bir şeyin önemini vurgulamak istediğimizde buna benzer, ama
değişik yöntemler kullanırız. Önemli kelimenin önüne vurgulayıcı sıfatlar
koyarız ve hatta bazen o kelimeyi iki defa söyleriz. Bazen de kelimeyi büyük
harflerle yazarız. Yeşaya peygamberin kulağına gelen üçlü tekrarlama, Tanrının
kutsallığının önemini vurgular.
Bölüm 5 – Tanrının Adaleti
İsa’nın Acıları konusunda en sık
sorulan sorulardan biri, “Tanrının adaleti onun peygamberinin bu şekilde
öldürülmesine izin verebilir mi?” sorusudur. Bu soruyu yanıtlarken dikkate
alınması gereken evrensel gerçekler vardır. Bu gerçekleri incelersek göreceğiz
ki Tanrı adaletli olduğu için kendi özünden göndermiş olduğu biricik Mesih’in
çarmıh üzerinde acı çekip ölmesini talep etti. Bunu gerektiren aslında Tanrının
adaletidir. Daha önce görmüştük, Tanrı dünyayı sevdiğinden dolayı biricik
varlığı olan İsa’yı verdi, onu feda etti. Aynı düşünceyle yola çıkarsak hemen
göreceğiz ki evrensel ahlak kurallarına göre sevgi olan bir Tanrı kendi özünün
acı çekerek ölmesini isteyecektir. O seven Tanrı olmasaydı tabii olarak biricik
oğlunun ölmesini istemeyecekti. Tanrı hem adil hem de sevecendir. Bu iki
özelliğini birleştirebilmek için onun sevgisi, adaletinin talep ettiği bedeli
ödemeye hazır olacaktır.
Adalet söz konusu oldu mu genelde devleti ve onun kanunlarını
düşünürüz. Devlet, insan toplumlarının
içinde oluşan ve aslında o toplumu meydana getiren birçok ünitelerden biridir.
Her insan topluluğu gibi devlet de toplumun içinde doğar, gelişir ve yaşar. En
küçük ünite olan insan ailesinden tutun da okul, şirket ve sendika gibi büyük
topluluk üniteleri köklerini hep aynı toprağa salmışlardır. Bu toprak yasalardan
ve kurallardan oluşur. Devletin uyguladığı kanunlardan ve adaletten söz
ederken, bunların her aile içinde yürürlüğe girmiş olan kurallardan esaslı biçimde
farklı olacağını düşünemeyiz. Neden?
Çünkü aile, büyük bir insan toplumunun küçük ünitesidir. Nasıl ki birçok taşlar
birleştirilip bina inşa ediliyor, devlet de birçok ailelerin birleşip meydana
getirdiği, kendilerine hizmet sunması için ortaya çıkardığı bir kuruluştur.
Bazen
bir dağa çok yakın olduğumuz için dağı bir dağ olarak göremeyiz, ya da ormanın içindeki
ağaçların bolluğundan ormanın kendisini göremeyiz. Devlet de, içinde
bulunduğumuz, kurduğumuz bir topluluk olduğu halde onu gerçek anlamında
göremiyor, ne gibi temeller üzerine kurulduğunu anlayamıyoruz. Devlet,
toplumsal ihtiyaçların sağlanması için oluşturulmuş genel bir kuruluştur.
Bürokrasiden her ne kadar şikayet etsek de devletsiz bir milleti göz önüne
getiremeyiz. Bir bakıma devlet milletin iskeleti gibidir, ona ayakta durma gücü
verir. İskeletsiz bir beden ayakta duramadığı gibi, devletsiz bir millet de
ayakta duramaz, sonunda yere yıkılıp kalır. Tarih, türlü toplumlarda bu gerçeği
çeşitli dönemlerde sergilemiştir. Devletin otoritesi elden gittiği zaman,
toplumda bir çözülme, bir dağılma ve sonunda anarşi baş gösterir. Bu nedenle,
kendi varlığını korumak isteyen her toplum devletinin varlığını ve bu varlığı
sürdürecek olan yasaları korumakta özen gösterir.
Tanrının
Evrensel egemenliğine gelince, fiziksel ya da ruhsal olsun, tüm egemenlikleri,
tüm devletleri, tüm milletleri, tüm otoriteleri şemsiyesi altına aldığı için
onun evrensel yasaları her şeyden daha fazla önem taşır. Tahrının evrensel
Yasası, yaratmış olduğu insandan belli bir talepte bulunur: “Rab Allahını
tüm yüreğinle, tüm varlığınla ve tüm gücünle seveceksin”. Tanrının
otoritesi altında yaşamakla yükümlü olan insan ne yazık ki sevgisini başka
şeylere vermiştir. Kutsal Kitap insanın bu davranışını “günah” olarak betimler.
Günah aslında şudur: Hayatımızda Tanrıyı tercih edeceğimiz yerde başka şeyleri
tercih etmekle ona karşı sevgisizlik ve saygısızlık göstermektir. Tanrı kendi
Kutsal Sözünde diyor ki “Herkes günah işledi ve Tanrının yüceliğinden
yoksun kaldı”. Hayatımızda yücelttiğimiz şey nedir? En çok sevdiğimiz,
en çok önem verdiğimiz, hakkında en fazla düşündüğümüz ne ise onu yüceltmiş
oluruz. Yasalardan söz ederken Tanrının Musa peygambere vermiş olduğu On
Buyruğu düşünüyor olabiliriz, ama İsa’nın dediğine göre bu on buyruk iki
buyrukta özetlenir. Birincisi “Rab Allahını tüm yüreğinle, tüm varlığınla
ve tüm gücünle seveceksin” buyruğudur. İkincisi ise “Komşunu
kendin gibi seveceksin” buyruğu. Adil bir Tanrı kendi egemenliğinde bu
iki buyruğun uygulanmasını talep edecektir. Bu talebini yerine getirmeyen kişi
ona karşı günah işlemiş olur. Bir devletin yasalarına karşı gelen birey devleti
yıkmaya girişme suçuyla yargılanıp cezasını çekmelidir. O zaman Tanrının
evrensel yasasına karşı gelen, günah işleyen bireye nasıl bir ceza
verilmelidir?
Günahın önemi
hiçbir zaman küçümsenemez, çünkü Tanrının evrensel büyüklüğüyle kıyaslandığı
zaman küçük bir devlete karşı işlenen suçtan katlarca büyüktür. Otorite
ünitelerine bakarsak aynı tablo önümüze çıkar. Yargı açısından bakıldığında
hemen görülebilir. Bir okulun otoritesine karşı işlenen suç ile devlete karşı
işlenen suç arasında büyük bir fark vardır. Okulun derslerine geç gelmenin
gerektirdiği ceza ile yasadışı bir örgüte ait olmanın gerektirdiği ceza
arasında büyük fark olacaktır. Kendisine karşı suç işlediğimiz otorite ne kadar
büyük ise işlediğimiz suç da o kadar büyüktür.
Evrenin Yaradanı, yaratmış olduğu insandan sevgi, saygı ve
hayranlık ifadeleri bekler. Yarattığı insana “Beni seveceksin” derken bu
sevginin kayıtsız koşulsuz kendisine ve sadece kendisine verilmesini talep
etmekte haklıdır. Talep ettiği bu sevgiyi ona vermemek önemsiz bir olay olarak
hasır altı edilemez. Aslında buna “ihanet” denir. Onun egemenliğine hakaret
etmek demektir. Tanrının adına leke getirdiği kadar insanın mutluluğunu yok
eder. Günah Tanrının hesap defterinde o kadar ciddi bir şeydir ki onun adaleti
buna göz yumamaz, onu hasır altı edemez ve mutlaka cezasının verilmesini talep
eder. Bunu yapmayacak olursa kendi otoritesinin yıkılmasına izin vermiş olur.
Tanrı günaha baktığı zaman onun kutsallığı ve adaleti birleşip günah işleyen kişiye
karşı kutsal bir gazap oluşturur. Bu gazaba göre günah işleyen can yargı
giymeyi hak etti. Haklı olarak Tanrı o zaman “Günahın bedeli ölümdür”
der ve bunun sonucu olarak “Günah
işleyen can ölecektir” diye evrensel fermanı mühürler. Günah üzerinde
Tanrının kutsallığının talep ettiği bir lanet vardır. Bunun cezasını vermemek
adaletsizlik olur. Ceza verilmezse Tanrının kendisi küçük sayılmış olacaktır.
Günahın cezası verilmezse daha kötü bir senaryo ortaya çıkmış olacaktır:
Kendisi gerçek olan Tanrının özünde bir yalan barındırılmış olacaktır. Tanrının
adaleti onun evrensel yasasına karşı gelen kişinin cezalandırılmasını talep
ederken bu ceza verilmezse, buna göz yumulursa Tanrı yalan söylemiş olacaktır.
Günah insanı lanetler. "Yasa kitabında yazılı olan her şeyi
sürekli yerine getirmeyen her insan lanetlidir."
İsa’nın çarmıh
üzerinde çektiği acıları izlerken Tanrı adaletinin nerede olduğunu sormak doğal
bir tepkidir. Sevgi olan bir Tanrı hangi yasaya dayanarak kendi özünden
gönderdiği varlığına bu kadar işkence yapılmasına izin veriyor, hatta bunu
talep ediyor? Bu defa Tanrının sevgisi hemen önümüze çıkar ve “adaletimin talep
ettiği cezayı ben ödeyeceğim” der. Tanrı, günahları içinde bocalayan insanlık
ailesi üzerinde kapkara bir bulut gibi gerilmiş olan lanetin bu şekilde kendi
egemenliğini tehdit etmesine göz yumamaz. Aynı zamanda bu lanetin üzerine yargı
indirmesi gerektir. İnsana olan sevgisi Tanrı yargısının bu şekilde insan
üzerine inmesini istemez. O zaman ne yapacaktır? Kendi özünden biricik oğlunu
dünyaya gönderiyot. Günahsız doğan, günahsız yaşayan İsa’yı çarmıha çaktırıp
tüm insanların günahını onun üzerine yüklüyor ve o anda İsa çarmıh üzerinde günah
oluyor ve lanetleniyor. Tanrının tüm gazabını kendi üzerine çekiyor ve o gazabı
kendi şahsında söndürüyor.
“Mesih uğrumuza lanetlenerek bizi
Yasa'nın lanetinden kurtardı. Çünkü, "Ağaç üzerine asılan herkes
lanetlidir" diye yazılmıştır”.
Şimdi İsa’nın
çarmıhını biraz anlamaya başlıyoruz. Onun çektiği acıların niteliğini
kavrayamasak bile neden acı çektiğini biraz kavramış oluruz. O acıları bizim
yerimize çekiyordu. Günahımızdan dolayı çarmıh ölümünü hak etmiş olan İsa değil
biz günahlı insanlarız. Tanrının gazabı inip işini yapsın diye bizimle yer
değiştirdi. “Tanrı İsa’yı, onun kanına olan imanla günahların
bağışlanması için kurban olarak sundu ve böylece adaletini gösterdi. Çünkü
sabrederek, daha önce işlenmiş günahları cezasız bıraktı. Bunu, adil kalmak ve
İsa'ya iman edeni aklamak için şimdiki zamanda kendi adaletini göstermek amacıyla yaptı”. Kutsal
Kitap İsa’nın bir “kurtulmalık” olarak yerimize öldüğünü öğretir. Eski
kullanımında buna “fidye” denir. Birinin rehine durumundan ya da kölelikten
kurtulması için verilen bedeli dile getirir. Ancak çarmıh üzerinde görülen
hesap, yapılan anlaşma Tanrının gazabının talep ettiği bedeldi. İsa’nın acıları
derken bunu düşünmemiz gerekir. O çarmıh üzerinde acı çekerken aynı zamanda
Tanrının insan günahına karşı olan tüm kutsal Gazabını da kendi şahsı üzerine
çekip orada söndürdü. Bizim yerimizi alan İsa, Tanrının bizi hedefleyen gazabını
kendi üzerine çekip onun orada kendi şahsı üzerinde gereken işi yapmasına izin
verir.
Değerli okuyucum,
Tanrının sevgisinden söz ederken bu sevgiyi hafife almayalım. Kendi günahımızın
ciddiyetini ve Tanrının adaletinden ve günahlarımızdan dolayı üzerimize indirme
zorunda kaldığı gazabının büyüklüğünü kavramadan onun sevgisinin derinliğini,
genişliğini ve yüksekliğini anlayamayız. Tek umudumuz onun lütfü içinde
gözlerimizin açılıp önce kendi değersizliğimizi görmek sonra onun çarmıhına
bakıp onun çektiği acıların değerini anlamaktır. Bir ara o Golgota dağına çıkıp
orada kaba odundan yapılmış çarmıh üzerinde acı çeken ve senin benim yerime
ölen İsa’yı görmeliyiz. Ancak o zaman Tanrının sevgisini anlamış olabileceğiz.
“Tanrı'yı biz sevmiş değildik, ama O bizi sevdi ve Oğlunu günahlarımızı
bağışlatan kurban olarak dünyaya gönderdi. İşte sevgi budur” Tanrı
adaletinin talebini karşılayan sevgi budur.
Bölüm 6 – İsa’yı Kim Öldürdü
“İsa’nın Acıları”
filmi çarmıh olayını izleyen yüzyıllar boyunca sorulan, hala sorulmakta olan ve
sorulması gereken hassas soruları tekrar gündeme getirmiştir. Bunlar arasında
Yahudi düşmanlığını körükleyebilecek niteliğiyle politika arenalarında sırıtan
“İsa’yı kim öldürdü?” sorusudur. Yahudilerin önde gelenleri bu açıdan filmi
eleştirip “Film Yahudi düşmanlığını körüklüyor” diyorlar. Filmi izleyenler
kendi önyargılarına göre bu konuyu değerlendireceklerdir, ama “İsa’yı kim
öldürdü?” sorusu hiçbir zaman insanlığın açık oturum gündeminden çıkmayacaktır.
İncil’de kaydedilen olayları dikkatle okursak İsa’nın çarmıhta öldürülmesi için
Yahudi din önderlerinin girişimde bulunduklarının kaydedildiğini hemen
göreceğiz. Ancak dikkat etmeliyiz çünkü İsa’nın ölümünden sadece Yahudiler
sorumlu gösterilmiyor. İncil’de olduğu gibi “İsa’nın Acıları” filminde de
İsa’nın ölümü yasal açıdan Romalıların sorumluluğu olarak gösteriliyor. O
dönemde Yahudiler Roma boyunduruğu altında varlığını sürdüren bir ulus idi ve
idam yargısını kendileri gerçekleştiremezlerdi. Filistin’de bunu yapmaya
yetkisi olan ve sonunda bu yetkiyi kullanan tek kişi Roma imparatorunun tayin
ettiği valiydi. Onun verdiği buyruğa itaat eden Romalı askerler de İsa’yı
çarmıha çaktılar. İsa’nın öldürülmesi konusunda sorumluluk üç yönden
değerlendirilmelidir. Yasal açıdan, ahlaki açıdan ve ruhsal açıdan.
Yasal Sorumluluk
Yasal açıdan
bakıldığında her şey açıkça ortadadır. İsa’yı yargılayan, onu ölüme mahkum eden
ve infazı gerçekleştiren tümüyle Roma yönetimiydi. Romalılar, “İsa kendisini
Yahudilerin kralı olarak ilan edip Roma imparatoru Sezar’ın yetkisine meydan
okudu” gerekçesiyle onu yargılayıp idam
ettiler. Hatta onun hangi suçtan dolayı idam edildiği bilinsin diye İsa’nın
çarmıhı üzerine “Yahudilerin Kralı” ibaresini taşıyan bir levha astılar. Romalı
askerler onlara verilen buyruğu yerine getirmek zorundaydılar. İsa’yı çarmıha
gererken bundan zevk aldıkları, zalimce davrandıkları Müjde yazılarında
belirtilmiyor. Hatta orada görevli bulunan yüzbaşının en azından bir çeşit iman
belirtisi gösterdiği kaydediliyor. Yüzbaşı ve askerler yalnızca emirlere itaat
ediyorlardı.
|