Tiranus.Org  

 


 ANA SAYFA     KAYIT FORMU   DERSLER     RADYO KUMRU    KÜTÜPHANE  SANAT   

 
  Tiranus.ORG - Açık Öğretim 15. Dersin Notları
 

Text Box: 15. DERS  -  TANRI’NIN KURTARIŞI ve
         SAĞLAYIŞI

 

 

 

 


 

Text Box: Ders Çalışma Süresi:   En Az: Bir hafta
 En Çok: Bir Ay
Not: Özel durumlarda gecikebilir

 

 

Bu dersi ciddi şekilde çalışmak istiyorsanız yanınızda bir Kutsal Kitap, not defteri ve tükenmez kalem bulundurmanız şarttır. Verilen ayetleri dikkatle okuyunuz. “Ek Bilgiler” sayfasının başında önerilen kitap listesindeki tüm kitapları temin edip ders çalışmalarına ek olarak okursanız daha zengin ve berek etli bilgiye sahip olacaksınız.

 

 

Tanrı’nın Kurtarışı ve Sağlayışı

(Mısırdan Çıkış 16.-19. bölümler)

 

1.      Kızıldeniz’i ortasından bölerek yol açmakla RAB, Eski Antlaşma’da en güzel bir şekilde Kendi kurtarıcı gücünü gösteriyor.

 

A.     Tanrı, Kendi kurtuluş yolu hakkında açık bir mesaj vermek istiyor:

v     “Bu kurtuluş sizden değil, Ben’den geliyor ve Ben kurtarış sağlamazsam ölürsünüz!” demek istiyor

 

B.     Aden Bahçesi’nde, Tufan’da ve Mısır’dan Çıkış olaylarında bu kurtarış ilkesini göstermek istiyor.

 

C.     Zaten Eski Antlaşma’nın açık mesajı: Kurtuluş RAB’dendir!

 

D.     Rab Tanrı, aynı zamanda Mısırlılar’a ve tüm dünyadaki uluslara bir mesaj da vermek istiyor:

       

E.      RAB, Her Şeye Egemen evren hükümdarı olan Tanrı’dır!

(Çıkış 14:1-2RAB Musa'ya, “İsrailliler'e söyle, dönsünler” dedi, “Pi- Hahirot yakınlarında, Migdol ile deniz arasında, Baal-Sefon'un karşısında deniz kıyısında konaklasınlar. Firavun şöyle düşünecek: ‘İsrailliler ülkede şaşkın şaşkın dolaşıyorlardır, çöl onları kuşatmıştır.’ Firavunu inatçı yapacağım. Onların peşine düşecek. Böylece firavunla ordusunu yenerek yücelik kazanacağım. Mısırlılar bilecek ki, ben RAB'bim.” İsrailliler söyleneni yaptılar.

 


 

2.      Demek ki RAB Kendisi bu olayı düzenledi!

 

(Çıkış 14:13-31Musa, “Korkmayın!” dedi, “Yerinizde durup bekleyin, RAB bugün sizi nasıl kurtaracak görün. Bugün gördüğünüz Mısırlılar'ı bir daha hiç görmeyeceksiniz. RAB sizin için savaşacak, siz sakin olun yeter.” RAB Musa'ya, “Niçin bana feryat ediyorsun?” dedi, “İsrailliler'e söyle, ilerlesinler. Sen değneğini kaldır, elini denizin üzerine uzat. Sular yarılacak ve İsrailliler kuru toprak üzerinde yürüyerek denizi geçecekler. Ben Mısırlılar'ı inatçı yapacağım ki, artlarına düşsünler. Firavunu, bütün ordusunu, savaş arabalarını, atlılarını yenerek yücelik kazanacağım. Firavun, savaş arabaları ve atlılarından ötürü yücelik kazandığım zaman, Mısırlılar bilecek ki, ben RAB'bim.” İsrail ordusunun önünde yürüyen Tanrı'nın meleği yerini değiştirip arkaya geçti. Önlerindeki bulut sütunu da yerini değiştirip arkalarına, Mısır ve İsrail ordularının arasına geldi. Gece boyunca bulut bir yanı karartıyor, öbür yanı aydınlatıyordu. Bu yüzden, bütün gece iki taraf birbirine yaklaşamadı. Musa elini denizin üzerine uzattı. RAB bütün gece güçlü doğu rüzgarıyla suları geri itti, denizi karaya çevirdi. Sular ikiye bölündü, İsrailliler kuru toprak üzerinde yürüyerek denizi geçtiler. Sular sağlarında, sollarında onlara duvar oluşturdu. Mısırlılar artlarından geliyordu. Firavunun bütün atları, savaş arabaları, atlıları denizde onları izliyordu. Sabah nöbetinde RAB ateş ve bulut sütunundan Mısır ordusuna baktı ve onları şaşkına çevirdi. Arabalarının tekerleklerini çıkardı; öyle ki, arabalarını zorlukla sürdüler. Mısırlılar, “İsrailliler'den kaçalım!” dediler, “Çünkü RAB onlar için bizimle savaşıyor.” RAB Musa'ya, “Elini denizin üzerine uzat” dedi, “Sular Mısırlılar'ın, savaş arabalarının, atlılarının üzerine dönsün.” Musa elini denizin üzerine uzattı. Sabaha karşı deniz olağan haline döndü. Mısırlılar sulardan kaçarken RAB onları denizin ortasında silkip attı. Geri dönen sular savaş arabalarını, atlıları, İsrailliler'in peşinden denize dalan firavunun bütün ordusunu yuttu. Onlardan bir kişi bile sağ kalmadı. Ama İsrailliler denizi kuru toprakta yürüyerek geçmişlerdi. Sular sağlarında, sollarında onlara duvar oluşturmuştu. RAB o gün İsrailliler'i Mısırlılar'ın elinden kurtardı. İsrailliler deniz kıyısında Mısırlılar'ın ölülerini gördüler. RAB'bin Mısırlılar'a gösterdiği büyük gücü gören İsrail halkı RAB'den korkup O'na ve kulu Musa'ya güvendi.

     

F.       Kızıldeniz ortasından bölünüp İsrail halkına kurtuluş sağlandıktan sonra Musa ve İsrail halkı en uygun şeyi yapıyor:

        RAB Tanrı’ya şükreden ve O’nun yaptıklarını öven bir kuruluş ezgisi söylüyor.  (15. bölüm) 

 

3.      İsrail’in Durumu:

    

A.     Halkın Kızıldeniz’den başlayarak Sina Çölü’ne kadar yolculuk etmesi 3 ay sürdü. Sina Çölünde 9 ay kaldılar.

    


 

B.     RAB’bin sağladığı bulut ve ateş sütünları, İsraillilere gittikleri her yerde yol gösterdi.

v     Bu ikisi Tanrı’nın huzurunun onlarla beraber olduğunun gözle görülebilir belirtisiydi.

 

(Çıkış 33:15Musa, “Eğer varlığın bize eşlik etmeyecekse, bizi buradan çıkarma” dedi.

 

4.      İsrail halkının çölde dolaşması olayında RAB, sağlayışı sayesindeKendisini İsrail Halkına tanıtıyor. (15.-17.böl.)

     

A.     Tanrı, sağladığı kurtuluş ve yaşam yolu hakkında açık bir mesaj veriyor:

§         Yaşayabilmek için İsrail halkı tamamen RAB’be bağlıydı.

§         Tanrı onlara yiyecek ve suyu sağlamazsa öleceklerdi.

 

(Çıkış 15:22-27) Musa İsrailliler'i Kızıldeniz'in ötesine çıkardı. Şur Çölü'ne girdiler. Çölde üç gün yol aldılarsa da su bulamadılar. Mara'ya vardılar. Ama Mara'nın suyunu içemediler, çünkü su acıydı. Bu yüzden oraya Mara adı verildi. Halk, “Ne içeceğiz?” diye Musa'ya yakınmaya başladı. Musa RAB'be yakardı. RAB ona bir ağaç parçası gösterdi. Musa onu suya atınca sular tatlı oldu. Orada RAB onlar için bir kural ve ilke koydu, hepsini sınadı. “Ben, Tanrınız RAB'bin sözünü dikkatle dinler, gözümde doğru olanı yapar, buyruklarıma kulak verir, bütün kurallarıma uyarsanız, Mısırlılar'a verdiğim hastalıkların hiçbirini size vermeyeceğim” dedi, “Çünkü size şifa veren RAB benim.” Sonra Elim'e gittiler. Orada on iki su kaynağı, yetmiş hurma ağacı vardı. Su kıyısında konakladılar.

       

* RAB, Kendi halkını eğitmeye devam ediyor. Halkının O’na güvenmesini ve itaat etmesini istiyor.

     

B.     İsrail halkı kölelikten kurtarıldığı halde, Tanrı’nın ona göstermiş olduğu iyilikleri hak etmediği halde merhamet Tanrısı RAB İsrail’e ve tüm dünyaya Kendi lütfunun zenginliğini göstermek istedi.

 

(Çıkış 16:2-12) Çölde hepsi Musa'yla Harun'a yakınmaya başladı. “Keşke RAB bizi Mısır'dayken öldürseydi” dediler, “Hiç değilse orada et kazanlarının başına oturur, doyasıya yerdik. Ama siz bütün topluluğu açlıktan öldürmek için bizi bu çöle getirdiniz.” RAB Musa'ya, “Size gökten ekmek yağdıracağım” dedi, “Halk her gün gidip günlük ekmeğini toplayacak. Böylece onları sınayacağım: Benim yasama göre yaşıyorlar mı, yaşamıyorlar mı, göreceğim.  Altıncı gün her gün topladıklarının iki katını toplayıp hazırlayacaklar.” Musa'yla Harun İsrailliler'e, “Bu akşam sizi Mısır'dan RAB'bin çıkardığını bileceksiniz” dediler, “Sabah da RAB'bin görkemini göreceksiniz. Çünkü RAB kendisine söylendiğinizi duydu. Biz kimiz ki, bize söyleniyorsunuz?”

     Sonra Musa, “Akşam size yemek için et, sabah da dilediğiniz kadar ekmek verilince, RAB'bin görkemini göreceksiniz” dedi, “Çünkü RAB kendisine söylendiğinizi duydu. Biz kimiz ki? Siz bize değil, RAB'be söyleniyorsunuz.” Musa Harun'a, “Bütün İsrail topluluğuna söyle, RAB'bin huzuruna gelsinler” dedi, “Çünkü RAB söylendiklerini duydu.” Harun İsrail topluluğuna bunları anlatırken, çöle doğru baktılar. RAB'bin görkemi bulutta görünüyordu. RAB Musa'ya şöyle dedi: “İsrailliler'in yakınmalarını duydum. Onlara de ki, ‘Akşamüstü et yiyeceksiniz, sabah da ekmekle karnınızı doyuracaksınız. O zaman bileceksiniz ki, Tanrınız RAB benim.’“

 

C.     RAB, halkını yine eğitmek için ona belirgin bir örnek veriyor: RAB’bin iyiliğini anmak ve aynı zamanda dinlenmek için haftanın özel bir gününü Rab’be ayırmalarını ister. Bu özel gün Şabat Günü olarak biliniyor. 

 

(Çıkış 16:21-26Her sabah herkes yiyeceği kadar topluyordu. Güneş ortalığı ısıtınca, yerde kalanlar eriyordu.

      Altıncı gün kişi başına iki omer, yani iki kat topladılar. Topluluğun önderleri gelip durumu Musa'ya bildirdiler. Musa, “RAB'bin buyruğu şudur” dedi, “‘Yarın dinlenme günü, RAB için kutsal Şabat Günü'dür. Pişireceğinizi pişirin, haşlayacağınızı haşlayın. Artakalanı bir kenara koyun, sabaha kalsın.’“

     Musa'nın buyurduğu gibi artakalanı sabaha bıraktılar. Ne koktu, ne kurtlandı. Musa, “Artakalanı bugün yiyin” dedi, “Çünkü bugün RAB için Şabat Günü'dür. Bugün dışarda ekmek bulamayacaksınız.

      Altı gün ekmek toplayacaksınız, ama yedinci gün olan Şabat Günü ekmek bulunmayacak.”

     

D.     İsrail halkı RAB’bin iyiliğini ve sağlayışını her zaman hatırlayacak ve O’na şükredecektir.

 

(Çıkış 16:31-35İsrailliler o ekmeğe man (“Bu ne?” anlamına gelir.) adını verdiler. Kişniş tohumu gibi beyazımsı, tadı ballı yufka gibiydi. Musa, “RAB'bin buyruğu şudur” dedi, “‘Mısır'dan sizi çıkardığımda, gelecek kuşakların çölde size yedirdiğim ekmeği görmesi için, bir omer saklansın.’” anlamına gelir. Musa Harun'a, “Bir testi al, içine bir omer man doldur” dedi, “Gelecek kuşaklar için saklanmak üzere onu RAB'bin huzuruna koy.” RAB'bin Musa'ya buyurduğu gibi Harun manı saklanmak üzere Antlaşma Levhaları'nın önüne koydu. İsrailliler yerleştikleri Kenan topraklarına varıncaya dek kırk yıl man yediler.

 

Ĝ      Halk Tanrı’ya itaat ettikçe, O’na sadık kaldıkça ve O’nun lütfunu hatırlayıp minnettar kaldıkça Tanrı onları koruyacaktır.

 

5.      Sina Dağı’nda RAB Tanrı, seçtiği halkına kendisini özel bir şekilde yakından tanıtıyor ve bu halk ile bir antlaşma yapmak istiyor. (19.böl.)

 

(Çıkış 19:1-21) İsrailliler Mısır'dan çıktıktan tam üç ay sonra Sina Çölü'ne vardılar. Refidim'den yola çıkıp Sina Çölü'ne girdiler. Orada, Sina Dağı'nın karşısında konakladılar. Musa Tanrı'nın huzuruna çıktı. RAB dağdan kendisine seslendi: “Yakup soyuna, İsrail halkına şöyle diyeceksin: Mısırlılar'a ne yaptığımı, sizi nasıl kartal kanatları üzerinde taşıyarak yanıma getirdiğimi gördünüz. Şimdi sözümü dikkatle dinler, antlaşmama uyarsanız, bütün uluslar içinde öz halkım olursunuz. Çünkü yeryüzünün tümü benimdir. Siz benim için kâhinler krallığı, kutsal ulus olacaksınız. İsrailliler'e böyle söyleyeceksin.” Musa gidip halkın ileri gelenlerini çağırdı ve RAB'bin kendisine buyurduğu her şeyi onlara anlattı. Bütün halk bir ağızdan, “RAB'bin söylediği her şeyi yapacağız” diye yanıtladılar. Musa halkın yanıtını RAB'be iletti. RAB Musa'ya, “Sana koyu bir bulut içinde geleceğim” dedi, “Öyle ki, seninle konuşurken halk işitsin ve her zaman sana güvensin.” Musa halkın söylediklerini RAB'be iletti. RAB Musa'ya, “Git, bugün ve yarın halkı arındır” dedi, “Giysilerini yıkasınlar. Üçüncü güne hazır olsunlar. Çünkü üçüncü gün bütün halkın gözü önünde ben, RAB Sina Dağı'na ineceğim. Dağın çevresine sınır çiz ve halka de ki, ‘Sakın dağa çıkmayın, dağın eteğine de yaklaşmayın! Kim dağa dokunursa, kesinlikle öldürülecektir. Ya taşlanacak, ya da okla vurulacak; ona insan eli değmeyecek. İster hayvan olsun ister insan, yaşamasına izin verilmeyecek.’ Ancak boru uzun uzun çalınınca dağa çıkabilirler.” Sonra Musa dağdan halkın yanına inip onları arındırdı. Herkes giysilerini yıkadı. Musa halka, “Üçüncü güne hazır olun” dedi, “Bu süre içinde cinsel ilişkide bulunmayın.” Üçüncü günün sabahı gök gürledi, şimşekler çaktı. Dağın üzerinde koyu bir bulut vardı. Derken, çok güçlü bir boru sesi duyuldu. Ordugahta herkes titremeye başladı.Musa halkın Tanrı'yla görüşmek üzere ordugahtan çıkmasına öncülük etti. Dağın eteğinde durdular. Sina Dağı'nın her yanından duman tütüyordu. Çünkü RAB dağın üstüne ateş içinde inmişti. Dağdan ocak dumanı gibi duman çıkıyor, bütün dağ şiddetle sarsılıyordu. Boru sesi gitgide yükselince, Musa konuştu ve Tanrı gök gürlemeleriyle onu yanıtladı. RAB Sina Dağı'nın üzerine indi, Musa'yı dağın tepesine çağırdı. Musa tepeye çıktı. RAB, “Aşağı inip halkı uyar” dedi, “Sakın beni görmek için sınırı geçmesinler, yoksa birçoğu ölür.

     

A.     RAB, bu kişileri Kendine ait bir ulus yapabilmek için bir antlaşma yapmak istedi.

1.      Sina dağında verilecek Yasa, Tanrı’nın isteğinin yazılı açıklamasıdır.

2.      Bu Yasa halkın toplumsal ve bireysel hayatı için verilecekti.

     
B.     Aslında bu yıl Musa dağa çıkıp sadece Yasa’nın esaslarını Rab’den alacaktır. Detaylar daha sonra ona verilecekti. İlkin İsrail, Tanrı’nın Yasa’sını kabul edecektir. Bununla birlikte Tanrı’nın özel halkı olmayı da kabul ediyor. Sonuçta halk Tanrı’nın Antlaşması’na uymayı kabul ediyor.

     

C.     İsrail halkı, RAB’bin yapmak istediği antlaşmaya Şu karşılığı verdi:

          

(Çıkış 19:8) Bütün halk bir ağızdan, “RAB'bin söylediği her şeyi yapacağız” diye yanıtladılar.

             

Ĝ      Fakat RAB biliyordu ki İsrail halkı kendi yüreğinde ne olduğunu bile bilmiyordu. Böyle bir antlaşmanın ne kadar ciddi bir şey olduğunu onlara göstermek istedi.

     

D.     Yasa verilmeden önce bu dağda, RAB Kendisinin ne kadar Kutsal olduğunu ve buna kıyasen halkın ne kadar günahkâr olduğunu onlara göstermek istiyor.

1.          Bu çok önemliydi çünkü onların öncelikle Tanrı’nın karakterini ve aynı zamanda kendi karakterlerini bilmeleri gerekiyor.

2.          RAB, kutsal bir Tanrı olduğunu, günahtan nefret eden, Kendi Sözünü küçümseyenleri kabul etmeyen bir Tanrı olduğunu onların kafalarına sokmak istedi.

     

E.      RAB Tanrı bulut, ateş ve duman içinde dağa indi.

             

1. Tanrı’nın görkemi orada olduğu için dağın kutsal bir yer oldu.

2. Halk çok büyük bir dehşete kapıldı!

     

F.      Halkın, kendilerini Tanrı’yla karşı karşıya gelmeye hazırlaması gerekiyordu ve sadece Musa ve Harun’un dağa yaklaşmasına izin verildi.

     

G.     Tanrı, bu korku saçan olayda Kendi halkına çok önemli bir şey öğretmek istedi:

 

(Çıkış 20:18-20Halk gök gürlemelerini, boru sesini duyup şimşekleri ve dağın başındaki dumanı görünce korkudan titremeye başladı. Uzakta durarak Musa'ya, “Bizimle sen konuş, dinleyelim” dediler, “Ama Tanrı konuşmasın, yoksa ölürüz.” Musa, “Korkmayın!” diye karşılık verdi, “Tanrı sizi denemek için geldi; Tanrı korkusu üzerinizde olsun, günah işlemeyesiniz diye.”

     

H.     Tanrı Kutsal Kitap’ın Eski Antlaşma kesiminin tümünde Kendisini tanıtıyor. İsrail halkı O’nun halkı olacaksa RAB’bin karakterini tanıması gerekiyor.

       

1.      Eski Antlaşma’daki Tanrı, Yeni Antlaşma’da kendisini tanıtan Tanrı’nın aynısıdır.

2.      Tanrı’ya doğru şekilde tapınmak istiyorsak ve O’nunla ilişkiyi sürdürmek istiyorsak, O’nu doğru şekilde tanımalıyız.  Bu demek oluyor ki tüm Kutsal Kitap’ın açıkladığı Tanrı’nın tam karakterini anlamalıyız.

3.      RAB Tanrı, Kendisini dünyaya tanıtmak istiyor ve bu tanıtım sadece Yeni Antlaşma içinde değildir.

4.      Tanrı, Aden Bahçesi’nden itibaren tüm Kutsal Kitap’taki olaylarla Kendisini ve kurtuluşu dünyaya açıklıyor.

 

5. Özet olarak

 

Ĝ      Kurtuluş tamamen Tanrı’dandır.  İnsan günahlı durumundan dolayı kendi kendisini kurtaramaz. Yaşadığımız her gün ve hayattaki her iyilik veya bereket RAB’den bir lütuftur.  Yaratıcımıza şükretmeyi unutacak olursak  O’nun vermek istediği cezayı ne kadar daha çok hakkettiğimizi görüyoruz.

Ĝ      Tanrı’nın mutlak kutsallığı ve bizim tam günahkârlığımızı anlamazsak Tanrı’ya doğru bir karşılık veremeyiz ve O’nun kurtuluşuna ne kadar ihtiyacımız olduğunun farkında olamayız.

 

Şimdi kendinize sorunuz:

 

v     Tanrı’nın ne kadar kutsal, pak ve doğru olduğunu tam olarak anlıyor musun?

v     Tanrı günahkâr insanlara ve onların günahlarına baktığında neden öfkelenip onları yargılaması gerektiğini anlıyor musun?

v     Tanrı’nın merhameti ve lütfunu hakkettin mi? Yine onlara ihtiyaç duyuyor musun?


 

Text Box: EK BİLGİLER

 

 

 

 


 

Text Box: Aşağıda verilen ek bilgiler Kutsal Kitap çalışmanıza yardımcı olsun diye size sunuluyor. Tavsiye edilen kitapları okumadan dersleri tam anlamıyla kavrayamayacaksınız.

 

Okumanız Gereken Kitaplar:

 

      Tanrı Öğretisi                                                           Bruce Milne

İncil’in Özü                                                               F.F.Bruce

Hristiyanlığın Temelleri                                         John Stott

         Vaat                                                                            George Bristow

 

VCD Üzerinden izlemenizi önerdiğimiz Kayıtlar:

İsa Beş bin Kişiyi Doyuruyor                                 Kamil Musa

 

 

RABBİN SAĞLAYIŞI – ÇIKIŞ KİTABI (BÖLÜM 16)

 

Bu bölümü çalışırken göreceğiz ki İsrailoğulları Sin çölüne gelecekler. Orada yiyecek bir şeyleri olmadığında yakınacaklar. Rab onlara gökten ekmek gönderecek ve aynı zamanda et de verecektir. 'Man' diye adlandıracakları göksel ekmek Rabbin kutsal kıldığı Şabat gününde toplanmayacak. Dinlenme günü diye saptanan Şabat günü için ayrıca bir ölçek man toplanacaktır.

 

Çıkış kitabını çalışırken İsrail halkının Rabbin yönlendirmesi ile ne gibi tecrübelerden geçtiklerini okuduk. Bu tecrübeler devam edecektir. Rabbin yaratttığı mucizeler sayesinde Mısır'dan kurtulup yine Rabbin üstün mucizesi sayesinde Kızıl Denizi aştıktan sonra Sina Dağına gelmişlerdi. Bu yolculukları sırasında İsrailoğullarının yaşamış olduğu tecrübeleri bir Mesih imanlısının iman yolculuğundaki tecrübeleriyle karşılaştırırken yedi benzer noktayı kaydedebiliriz. Şimdiye kadar neler oldu? Musa'nın ezgisini söylediler, Çölde üç gün susuzluk içinde yolculuk ettiler ve sonunda Mara denilen yere vardıklarında gördüler ki oranın suyu içilemez aşamada acıydı. Sonra suyun ve yeşil ağaçların bol olduğu 'Elim' denilen yere geldiler. Bir açıdan Elim, imanlının yaşamındaki verimliliği ve bolluğu dile getirir. Rabbin vaadine göre bu gibi ruhsal açıdan verimli bir yere varmalıyız. Rab bunu bize vaad ediyor ve bizi bu yere getirmek istiyor. Şimdi de Sin çölüne geliyoruz. Burada Rabbin gökten indireceği ekmek ve kuş şeklinde göndereceği et vardır. İmanlının yaşamını bu yolculukla kıyaslamaya devam edersek hemen görüyoruz: Mesih bizim yaşam ekmeğimizdir. Onaltıncı bölümün ilk üç ayetinde şöyle yazar:

 

Bütün İsrail topluluğu Eylim'den ayrıldı. Mısır'dan çıktıktan sonra ikinci ayın on beşinci günü Eylim ile Sina arasındaki Sin Çölü'ne vardılar.  Çölde hepsi Musa'yla Harun'a yakınmaya başladı.  "Keşke RAB bizi Mısır'dayken öldürseydi" dediler, "Hiç değilse orada et kazanlarının başına oturur, doyasıya yerdik. Ama siz bütün topluluğu açlıktan öldürmek için bizi bu çöle getirdiniz." (16:1-3)

 

İsrailoğulları Mısır'dan çıkalı ancak iki buçuk ay oluyor. Hatırlarsanız, Kızıl Deniz'e vardıkları zaman önlerinde deniz arkalarında ise Mısırlıları görünce hemen yakınmaya, yaygarayı basmaya başlamışlardı. Rabbin üstün bir mucizesi sayesinde Kızıl Deniz'i aştıktan sonra da Musa'nın ezgisini, kurtuluş ezgisini sevinçle söylemeye başladılar. Ne var ki bu seviçleri fazla sürmedi, durumları kötüleşir kötüleşmez hemen şikayet etmeye başladılar. Bunlara ne demeliyiz? Hanımevlatları mı? Yaygaracı mı? Durumları umutsuz olsaydı belki onlara hak verebilirdik. Evet, zor durumları olmuştur ve olacaktır, ama umutsuz değillerdi.

 

İnsanın yaşamı, varlığı umut ile kaynaşmış, sarmaş-dolaş olmuş bir akıştır. Acaba içinde umudu olmayan bir insan varmıdır? Hayır, sanmıyorum. İnsanoğlu en karanlık, en zor, en umutsuz gördüğü durumlarda bile yüreğinde, varlığında bir umut taşır, umut eder az çok. Binbir dert, sıkıntı, adaletsizlik, gözyaşlarıyla dolu olan şu dünyada UMUT, tipide, boranda insanın sığınabileceği sağlam bir ev gibidir. İsrailoğullarının böyle sığınabilecek bir umutları var mıydı? Elbette vardı. Rabbin kendisi onlar için bir sığınak, bir umut kaynağıydı. Kişiyi ayakta tutan, en zor anlarında bile ona güç veren işte bu umuttur. Ancak bu umut boş bir umut olmamalıdır. Çünkü somut ve sağlam umut vardır, bir de kuru, boş, insanı hayal kırıklığına düşüren umut vardır.

Buna rağmen insan ne olursa olsun, umutsuz yaşayamaz. Yatakta hasta yatan kişi, iyileşeceğini umut eder. Yoksul olan, birgün zengin olmayı umut eder. Borcu olan birgün borcunu ödeyeceğini umut eder. Kadın erkek evlenmeyi, iyi bir aileye sahip olmayı, mutlu olmayı umut eder. İşsiz olan iş bulmayı umut eder. Kişi geleceğinin parlak olmasını umut eder. Ancak bu gibi beklentilerde çok kez umut boş ve kuru olur.

 

Dediğim gibi, boş umut kişiye bir yarar sağlamaz. Örneğin, evinde tembel tembel oturanın, iş aramayanın iş bulmasını umut etmesi bir yarar getirmez. Ya da kış ortasında karpuz, kavun yetiştirmeye kalkması yine boş bir umuttur. Belirli durumlarda, o durumun değişeceğini beklemek bayağı akılsızlık olur. Dünya görüşüne göre hiç bir çıkış yolunun bulunmadığı bir durumda umut etmek, umuda kapılmak hayalcilikten öteye gidemezmiş. Bir deyişe göre Cehennemin kapısında şöyle bir yazı varmış: "Burada umut denen duygu bulunmaz!" Elbette cehennemin kapısında böyle bir yazı bulunmaz, ama bu düşünce derin bir gerçeği yansıtır. Tanrı varsa ve bu Tanrı adalet özelliğiyle tanınıyorsa, demek ki cehennem de vardır. Bunu bilmeliyiz. Eğer cehennem yoksa, Tanrı adaletli olamazdı. Oysa Tanrı adaletlidir. Bunun tersi düşünülemez. Bunu söylüyorum çünkü insan için ancak tek bir yerde umut olmadığını belirtmek isterim. O yer Cehennemdir. Cehennemde umut yoktur, ama bu hayatta her zaman umut olacaktır.

 

İsrailoğulları Rab Allah’ın özel olarak seçtiği bir halktı. Özellikle onlar için umut vardı. Daha önce ne olmuştu? Mısır'daki durumlarından şikayetçi oldukları için Rabbe yalvarıp onları bu zor durumdan kurtarmasını istemişlerdi. Rab onları kurtardı ve vaad ettiği ülkeye götüreceğini yeniden hatırlattı, ama çölde yolculuklarını sürdürürken susuz kalınca hemen yakınmaya başladılar. Ekmekleri bitince yine yakındılar. Durumları kötüye gider gitmez hemen Mısır'daki hayatları gözlerinde tütmeye başladı. Ancak Mısır'daki hayatlarının ne kadar kötü ve çaresiz olduğunu unutmuşlardı. Değerli kardeşim, sen Mesih İsa’da kurtuluş bulmuşsan günahlarının yaraştırdığı sonsuz ölüm yargısından kurtulmuşsun demektir. Bu yepyeni yaşam yolunda her şeyin kolay olacağı vaad edilmiyor, ama Rab bizi her kötü durumdan kurtaracağına söz veriyor. "Çağın sonuna dek seninle beraber olacağım" diyor her imanlıya. Durum azıcık yokuşa sürülüyor diye hemen eski yaşamı özlemeye başlarsak İsrailoğullarının yapmış olduğu hataya düşmüş oluruz. Eski hayatımızın bize verebileceği yararlı hiç bir şeyi yoktur.

 

Tanıdığım biri var, Rab İsa'ya iman etmeden önce uyuşturucu bağımlısıydı. Rabbe iman ettiği zaman bu bağımlılıktan kurtuldu. Ancak hayatın cilvelerini çok iyi biliyordu bu dostum. Rab İsa'ya iman ettikten sonra uyuşturucu kullanan arkadaşlarına yaklaşmadı bile. Neden? Çünkü yeniden uyuşturucu etkisine girmesin diye. Ama sorabilirsiniz, eski arkadaşlarıyla temas kurmakla tekrar uyuşturucu kullanma zorunda mıydı? Hayır değildi, ama yine de tedbirli davranması gerekiyordu, çünkü o eski yaşamın çekiciliğinin ne kadar güçlü olduğunu biliyordu. "O eski günlere baktığım zaman ne kadar sefil durumda olduğumu hatırlıyor ve beni o hayattan kurtardığı için O'na her gün şükrediyorum" diye şimdiki yaşamından ne kadar memnun olduğunu dile getiriyor.

 

Evet, İsrail halkı ekmeksiz kalmıştı, ama umutsuz kalamazdı, Rab onları terketmemişti ki. Onların açlıktan ölüp gitmelerine izin veremezdi.

Neden? Çünkü onları sağ salim vaad edilen diyara getireceğine söz vermişti. Onları çöle yönlendiren Rab idi ve çölde onların ihtiyaçlarını da karşılayacak olan yine O'ydu. Şimdi onaltıncı bölümün dördüncü ayetinden okumaya devam edelim:

 

RAB Musa'ya, "Size gökten ekmek yağdıracağım" dedi, "Halk her gün gidip günlük ekmeğini toplayacak. Böylece onları sınayacağım: Benim yasama göre yaşıyorlar mı, yaşamıyorlar mı, göreceğim.  Altıncı gün her gün topladıklarının iki katını toplayıp hazırlayacaklar."  Musa'yla Harun İsrailliler'e, "Bu akşam sizi Mısır'dan RAB'bin çıkardığını bileceksiniz" dediler,  "Sabah da RAB'bin görkemini göreceksiniz. Çünkü RAB kendisine söylendiğinizi duydu. Biz kimiz ki, bize söyleniyorsunuz?" (16:4-7)

 

 

Musa ile Harun, İsrail halkının Rab’be bakmasını istiyordu. "Neden bize yakınıp duruyorsunuz? Biz de insanız, bu konuda hiçbir şey yapamayız. İhtiyaçlarınızı biz sağlayamayız ki. Bunu yapabilen ancak Tanrı'dır. Sizin mırıldanmanızı duydu ve şimdi O size kendini gösterecek, O'nun yüceliğini göreceksiniz" şeklinde konuşup halkın dikkatini Rabbe çevirmeye çalıştılar. Ufak yaştan suçu başkaların üzerine atmaya alışmış olan insan, bazı olaylarda suçlayacak insan bulamazsa devleti, o da olmazsa Allahı suçlar. Son yıllarda Rusya'da, Çernobil’de arıza yapan atom elektrik santralı, dünyanın hava durumundan tutunuz da ineklerin zor doğum yapmasına kadar her olumsuz durumun ortaya çıkmasına sebep olan illet diye gösterilmektedir. Hele doğanın akımında bir aksama olsun, yağmurlar erken ya da geç gelsin, ekinler olgunlaşmadan çürüsün ya da mevsimin meyveleri kurtlu çıksın, mümkün olsa doğayla karakolluk olacak insanoğlu. Çok kez de doğanın yöneticisi saydığı Allah'a dönüp, "Ey Allah'ım, benim ne suçum var ki bu felaketi başıma getirdin?" diye Yüce Olan'ı suçlarcasına Ona yakınır. Oysa durup da bir düşünse, çevresini saran durumlarda kendisinin de tuzu olduğunu görecektir. Doğayı ele alalım! Hani şu ana toprak var ya! İnsan onu altın yumurta doğuran tavuk sanıyor. Altından yumurta doğuran tavuğa bile yem verilmeli, değil mi? Ya toprağa gelince ne oluyor? İnsan hep almak istiyor. Toprağın da beslenmeye ihtiyacı varmış, buna aldırmıyor. Sonra da verimsizlikten şikayet ediyor.

 

İsrailoğullarının durumuna bakacak olursak orada ana topraktan daha emin ve güvenilir bir sağlayıcı olduğunu hemen görebiliriz. Daha sonra da göreceğimiz gibi toprağa ihtiyaç duymadan onların ekmek ihtiyaçlarını direkmen gökten sağlayacaktır.  İnsanların ve hayvanların besin sorunu üzerinde titizlikle çalışan, bu çalışmalardan elde ettikleri bulguları yeniden toprağa eken uzmanlar, dünya besin sorununun çözümünü iki koşut yolda başarabileceklerini söylüyorlar. Birinci yol, bilim alanında bulgularla ilerlemek oluyormuş. İkinci yol ise uzmanlar tarafından daha önemli sayılıyor ve insanoğlunun kendi bencilliğinden arınmasını ısrarla istiyor. Nasıl mı? Tarih boyunca insanoğlu, ana topraktan istediği kadar ürün alabileceğini sanmıştır. Evet, verimli topraklardan bol ürün beklenebilir ama buna karşılık insanın da toprağa  bir şeyler vermesi gerekiyor.

 

Normalde doğanın titiz dengesi toprağın bu alış veriş işlevini sağlamaya yeterlidir. Yetişen bitkilerin bir miktarı insanı ve hayvanı besler, geriye kalanı ise geri toprağa karışıp gübreleme işiyle toprağın yeniden iyi kaliteli, bol ürün vermesine yardım eder. İnsanın doyum bilmeyen açgözlülüğü işe karışmasaydı bu denge devam edip giderdi. Ama gel gelelim insan her şeyi bu gün istiyor ve yarını düşünmüyor. Bu yıl ektiği tarlanın ertesi yıl dinlenmesi gerektiğini kabul etmiyor, onu sürekli çalıştırıyor ve sonra, "Vay, ürünlerime ne olmuş bu yıl? Hep cılız ve hastalıklı çıkmış!" diye yakınıyor.

 

Rab Allah çölde İsrailoğullarına bu konuda bazı dersler verecektir. Daha sonra onlara göksel ekmek sağlarken, ihtiyaçlarından fazla toplamalarını yasaklayacaktır. Haftanın bir günü ise dinlenme günü olacak ve o gün Rab için ayrılacaktır. Tüm bunlarda şaşırtıcı dersler görebiliriz. Gerek doğa aracılığıyla gerekse direkmen sağlayış olsun, Rab bizim günlük ihtiyaçlarımızı sağlar. Fantazilerimizi, oburluğumuzu beslemek için sağlamaz. Evet, bu durumda İsrailoğulları aç kalmışlardı. Oburluktan söz edilemez, ama yine de Rab onlara oburluk konusunda bazı dersler verecektir, ki bu dersler onlarla birlikte taa vaat edilen ülkeye kadar taşınacak ve yaşantılarının koparılıp atılamaz bir parçası olacaktır.

 

Burada çok ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. İsrail halkı şikayet eder etmez Rabbin yüceliği ve görkemi sergileniyor. Bunu ileride de göreceğiz. Ne demektir bu? Rab Allah bizim her durumda şükretmemizi ister. Her zaman yakınmak, şikayet etmek, durumundan memnun olmadığını yaygaraya vurmak Rabbin çocuğuna yakışmayan bir durumdur. Bu nedenle Rab her şikayet durumunda kendini tüm gücüyle İsrailoğullarına gösterdi. Ne yazık ki günümüzde kilise topluluğunda şikayetten başka hiçbir şey duymuyoruz. Beni üzen sadece şikayet edenler değil, şikayet edenleri dinleyip onları daha da çok şikayet etmeye tahrik edenlerdir. Kilise topluluğundan birisi bana gelip de bir başkasını, ya da bir durumu şikayet etmeye başlarsa ne yapmalıyım? Ona, "Kardeşim bana şikayet etme, bu durumu Rabbe götür ve duada O'ndan sor. Gerekirse şikayetçi olduğun kişiyle şahsen konuş" diye öğüt vermeliyim. Bütün kilise topluluğu bir şikayetçi cemiyetine dönüşmüşse o topluluğun önderine gidip bir iki söz söylemek gerekir. Rabbin hoşlanmadığı tutumlar arasında yaygaracılık önemli bir sorun olarak görülmelidir.

 

Musa'nın bu durumlarda takındığı tavırı alkışlamalıyız. Hiçbir zaman halkın dikkatini kendi önderliğine ya da kendi yeterliliğine çekmiyor. Onları her zaman Rabbe bakmaya teşvik ediyor. Şimdi dinleyin Musa ne yaptı.

 

Sonra Musa, "Akşam size yemek için et, sabah da dilediğiniz kadar ekmek verilince, RAB'bin görkemini göreceksiniz" dedi, "Çünkü RAB kendisine söylendiğinizi duydu. Biz kimiz ki? Siz bize değil, RAB'be söyleniyorsunuz." (16:8)

 

İnsan kendi durumundan en çok şikayetçi olan bir yaratıktır. Kendi yaşamından sorumlu olduğu kadar çevresinden de sorumlu olduğunu unutuyor. Kendi dikkatsizliği yüzünden tarlasının ürünü çürük ya da hastalıklı çıkarsa önce kendisine bakmasını bilmiyor. Her durumda ya Allah'ı ya da doğayı suçlamak istiyor. Bu bir günahtır. Kutsal Kitaba bakarsak orada Allah'ın her şeyi iyi yaratmış olduğunu okuruz. Yaratılış olayında bitkiler ve hayvanlar güzel bir denge içinde çoğalma yeteneği almışlardı. Tanrı onları kusursuz bir bütünlük içinde yaratmıştı. Sonra Allah insanı yarattı. İnsan da kusursuz ve günahsız yaratılmıştı. Ne hastalığı vardı, ne yaşlanırdı ne de acı çekerdi. Fakat bir gün insan Tanrı'ya karşı geldi, O’na baş kaldırdı ve böylece günah dünyaya girdi.

İşlediği günah yüzünden insan lanet altına girdi, o kusursuz Aden bahçesinden kovuldu ve bahçenin dışındaki yer de onun günahı yüzünden lanet altına girip böğürtlen, diken gibi bitkiler yetiştirmeye başladı. İşte bu olaydan bu yana insanoğlu doğayla gırtlak gırtlağa gelmiş durumda. Yaratılış olayında Allah hayvanların, bitkilerin ve tüm doğanın sorumluluğunu insana vermişti ama ne yazık ki bencilliği yüzünden çevresinin başına çıkamamıştır insan.

 

Şimdi belki de soracaksınız: Tüm bunları neden bize anlatıyorsun? İsrailoğullarının çöldeki aciz durumları ile bunun ne alakası var? Vardır, Değerli kardeşim. İsrailoğullarının içinde bulunduğu çöl insanın günahının gözle görülebilir bir resmiydi. Bu bozukluk içinde Rab yine de onların ihtiyaçlarını sağlayacaktır. Ta başta Aden bahçesinde bolluk içinde sağlayışını sürdüren Rab Allah değil miydi? Aynı Rab bu çölde de sağlayışını sergileyecektir. Ne yazık ki İsrailoğulları onlarla beraber gitmekte olan Rabbi tam kişiliğinde tanımıyorlardı. Bu nedenle de şikayet ediyorlardı.

 

Çok kez bazı tanıdıklarla konuşurken denk getirip Allah'tan ve Onun iyiliğinden söz ederim. Çok kez de dinleyicim, düğmesine basmışım gibi depremlerden, tufanlardan, kıtlıklardan ve salgın hastalıklardan söz edip, "Senin Allah'ın iyiyse neden bunlara izin veriyor?" sorusunu yapıştırıyor. Dur bakalım arkadaş, Bangladeş'teki tufan yüzünden Allah'ı suçlayabilir misin? Yeryüzü insanın günahı yüzünden lanet altına girmedi mi? Ya senin sorumluluğun nerede kalıyor? Doğayı yakından tanımak istiyorsak onu yaratan Allah'ı daha yakından tanımalıyız. Davut peygamber Tanrı'yı iyi tanımak için çaba göstermiş bir kişiydi. Fakat biliyor musunuz? Davut, bir peygamber olduğu kadar aynı zamanda kraldı ve kral olduğu kadar da bir çobandı. Davut, doğayı anlayan, doğaya yakın olan bir kişiydi. Fakat Davut'un üstünlüğü ne peygamber, ne kral ne de çoban oluşundadır. Onu üstün bir kişi yapan, Tanrı'yla yakın ve sıkı bir bağlantı içinde oluşuydu. Tanrı’yı iyi tanımış olmasıydı

 

Davut çobanlık yaparken şimdi birçok kişilerin yakındığı doğayla çok kez başbaşa kalırdı ama ne var ki yırtıcı hayvanlar sürülerine saldırdı diye Allah'ı suçlamaya kalkmazdı. Çünkü Allah onun her ihtiyacını sağlıyordu ve Davut bunu iyi biliyordu. Hatta Tanrı'nın sadık oluşunu ve sevecenliğini bir mezmurunda şöyle dile getirdi:

 

(Mez 23) "Rab benim çobanımdır, hiçbir eksiğim yok. Taze otlaklarda yatmamı sağlar; dingin sular yanına götürür beni. Canıma can katar! Kendi adı aşkına, doğruluk yollarında yol gösterir bana. Ölüm gölgesi koyağında yürüsem bile hiçbir kötülükten korkmam; çünkü sen benimle berabersin. Senin değneğin beni yüreklendirir. Düşmanlarımın karşısında önüme sofra kurarsın. Yaşamım dolu ve taşkındır. Tüm ömrüm boyunca sadece iyilik ve inayet, ardımca gelecektir ve sonsuza dek Rab'bin evinde oturacağım."

 

Davut peygamberin dile getirmiş olduğu bu sözlerden, onun Tanrı'ya karşı ne kadar sarsılmaz bir güveni olduğunu anlayabiliriz. "Rab çobanımdır, hiçbir eksiğim yok," diye yazan Davut'un yaşamı çetindi, tehlikelerle doluydu. Gündüzün güneşin yakıcı sıcağında, geceleyin ise iliklere işleyen soğukta çobanlık görevini yapıyordu. Anadolu'nun doğusunda bazı yörelerde olduğu gibi, Davut'un sürüsü yırtıcı hayvanların saldırısına uğrardı. Davut sürüsünü korumak için canavarlarla boğuşmuş bir kişiydi. Tüm bu çetin koşullar içinde yine de Tanrı'yı koruyucu bir çoban, kendisinden hiçbir iyiliği esirgemeyen bir sağlayıcı olarak görürdü.

Davut gibi birçok kişi, Tanrı'nın kişiliğinde sadece iyiliği görmektedir. Tanrı'nın değişmez bir özelliğidir bu. Tanrı iyidir. Hem iyi hem de kötü insanın ihtiyacını sağlayandır O. Hem iyilik hem de kötülük Tanrı'dan gelir diye öğretenlere inanmayınız kardeşim. Aynı oluktan hem tatlı hem de acı su akabilir mi? Akamaz elbet! Tanrı'nın kötülük kaynağı olduğu bir yalandır ve bu yalanı ta başlangıçtan, yalanların babası olan Şeytan ortaya atmıştır. Hatta atalarımız Adem ile Havva bu yalana uyduklarından dolayı cennetten kovulup tüm doğanın lanet altına girmesine neden olmuşlardır. Şimdi, insan yüzünden lanetlenen doğanın bir anımsayışı olan bu çölde Rab yine iyiliğini göstermek üzeredir.

 

Çıkış kitabının on altıncı bölümünden okumaya devam edelim. Dokuzuncu ayette şöyle yazar:

 

Musa Harun'a, "Bütün İsrail topluluğuna söyle, RAB'bin huzuruna gelsinler" dedi, "Çünkü RAB söylendiklerini duydu."  Harun İsrail topluluğuna bunları anlatırken, çöle doğru baktılar. RAB'bin görkemi bulutta görünüyordu.  RAB Musa'ya şöyle dedi:  "İsrailliler'in yakınmalarını duydum. Onlara de ki, 'Akşama doğru et yiyeceksiniz, sabah da ekmekle karnınızı doyuracaksınız. O zaman bileceksiniz ki, Tanrınız RAB benim.'"  Akşam bıldırcınlar geldi, ordugahı sardı. Sabah ordugahın çevresini çiy kaplamıştı. (16:9-13)

 

Rabbin iyiliğine hayran kalıyoruz. Onlara sadece ekmek vermekle kalmıyor, aynı zamanda onların et ihtiyacını da sağlıyor. Çöl gibi bir yerde, insanın hem susuzluktan hem de açlıktan ölmesi gerekirken, Rab bu insanlara hem su, hem ekmek hem de bıldırcın eti sağlıyor. Çölde bıldırcın olur mu hiç? Olmaz elbet, ama Rab isterse neden olmasın. Geçenlerde birisiyle konuşuyordum. Avdan söz açıldı. Ben şahsen kuşların ve hayvanların sırf zevk için avlanmasına taraftar değilim. Arkadaşım avcıdır, nerede oturduğumu öğrenince, “Sizin oralarda çok bıldırcın var” dedi. “Neden?” diye sordum. “Çünkü oralarda pamuk tarlaları var. Bana pamuk tarlası göster ben de sana bir sürü bıldırcın vurup getireyim” dedi. Pamuk tarlasında bıldırcın bulunur, ama çölde? Ancak bir mucize sonucu! Rabden daha iyi bir sağlayıcı bulunabilir mi? Onlara hem ekmek veriyor hem de et. Daha sonra göreceğiz ki 'man' diye bilinen ve gökten inen bu ekmek kırk yıl boyunca çölde İsrail halkının yiyeceği olacaktır.

 

İsa’nın beşbini aşkın bir topluluğu mucizevi şekilde ekmek ve balık ile doyurduğunu Kutsal Kitap’ta okumuş olsanız gerek. İsa bu mucizeyi yaratırken Tanrısal özniteliklere sahip olduğunu gösteriyor ve yüzlerce yıl önce çölde İsrailoğullarını kırk yıl boyunca doyuran Rabbin kendisi olduğunu açıklıyordu. İsa'nın izleyicileri bu mucizeye tanık olmuşlardı. Hatta öğrencilerin kendileri mucizevi şekilde çoğaltılan ekmeklerin ve balıkların dağıtılmasında araç olmuşlardı. İsa çarmıhta ölüp dirildikten sonra onların bu konu ile ilgili düşünceleri ve hatıraları, Resullerin İşleri 10:38'de şu sözlerle özetlenmektedir: "... O'nun iyilik yaparak... dolaştığını bilirsiniz." İncil'de sık sık Rabbimizin merhametle dolarak yaptığı işlerden söz edilir. O'nun yüreği, açlıkları nedeniyle neredeyse bayılmak üzere olan bu kalabalığa derin bir acıma duygusuyla dolmuştu. İsa, bu ihtiyacı karşılamakla ayı zamanda kendi merhametini de  gösteriyordu. Yüzlerce yıl önce açlıktan yakınan İsrailoğullarını gökten indirdiği ekmek ve başka yerlerden getirdiği bıldırcın etiyle doyururken yine merhametini sergiliyordu.  Bu görünüm, daha sonra insan yüreğinin en derin ihtiyacını giderecek ve en derin isteklerini doyuracak YAŞAM EKMEĞİ olan İsa'yı görüntülüyordu.

Bu acıma duygusu, çoğu zaman insanın evrensel düşüklüğü nedeniyle ortaya çıkıyordu. Buna örnek olarak İncil'de bir sürü olay vardır. Gözleri kör olan bir adamın iyileştirilişini, temizlenmek isteğiyle İsa'ya yaklaşan cüzamlının yalvarışını, zavallı bir annenin ölmüş olan oğlunu cenaze alayında takip edişini Tanrı’nın merhameti olarak gösterebiliriz. İnsan hayatında sıkça görülen ve Rabbimizin merhametini uyandıran bu acındırıcı görünümler, bence İsa tarafından, kökü ruhsal fakirlik, açlık ve mahrumiyet içerisinde bulunan bir şey olarak değerlendirilmiştir; ve Rabbimizin yüreği yine en çok bu nedenlerden dolayı acı duymuştur. İsa bu zavallı insanları, bütün acımasızlığıyla üzerlerinde egemen kesilen Şeytanın tutsaklığı altında; kendilerini bu durumdan kurtaracak, güdecek, besleyecek bir çobandan yoksun bulunan bir sürü olarak görmüştür. İşte bu nedenlerledir ki, İsa bu zavallı insanlara karşı yüreğinde büyük bir acıma duymuştur. İsrailoğullarına gelince onlar Mısır’da Firavun’un acımasız baskısı altında inlerken Rab onların yakarışlarını duymuş ve onları tutsaklıktan kurtarmıştı. Şimdi de çölde bu insanların beslenmesini kendi sorumluluğu yapıyordu.

 

Kutsal Söz diyor ki,

 

Çiy eriyince, toprakta, çölün yüzeyinde kırağıya benzer ince pulcuklar göründü. Bunu görünce İsrailliler birbirlerine, "Bu da ne?" diye sordular. Çünkü ne olduğunu anlayamamışlardı. Musa, "RAB'bin size yemek için verdiği ekmektir bu" dedi,  "RAB'bin buyruğu şudur: 'Herkes yiyeceği kadar toplasın. Çadırınızdaki her kişi için birer omer alın.'" (16:14-16)

 

Halk ancak günlük ihtiyacını karşılayacak miktarda toplayacaktı. Man, Rabbin sağladığı gündelik ekmek idi. Rabbin duasını hatırlarsak zaten ihtiyaçlarımız için tam bu şekilde dua etmemizi istemedi mi? "Gündelik ekmeğimizi bu gün bize sağla" diye dua ettiğimizde bunu dile getirmiyor muyuz? Bir gün bir dergide ilgimi çeken bir yazı okudum. Denizin balıklarından söz ediyordu. Son yıllarda sıradan balıkçılar denizde balık bulamaz duruma gelmişler. Neden? Çünkü sırf para kazanmak amacıyla denizleri silip süpüren profesyonel gemiler ve balıkçı ekipleri bir zamanlar “tükenmez” bir kaynak diye bilinen denizde balık bırakmıyorlar. İspanya bandıralı bir gemi Kanada’nın sularına kadar gidip bir hafta içinde 300,000 Dolarlık balık topluyor. Bu açgözlülük değil de nedir? Tek amaç dolar kazanmak, bankadaki hesabı şişirmek!

 

Şimdi dünyamız yozlaşmış durumdadır. Doğa, efendisi olan insanın günahı yüzünden inlemekte, ağlamaktadır. Yüce Rabbimizin amacı bu kötü durumu değiştirmektir. Fakat ilk değişme, ilk günah insandan başlayıp tüm dünyaya yayıldığı gibi son değişme de insandan başlamalıdır. Nasıl olacaktır insandaki bu değişim? İnsanın yeni bir tabiata sahip olmasıyla. Doğanın sömürülmesi insanın bencilliğinden kaynaklanır. İlk günah insanın bencil isteğinden doğmuştu. Günümüzde sürüp giden savaşlar, haksızlıklar ve yolsuzluklar hep Adem ile Havva'nın üzerine yüklenemez. Bu günün, yirminci yüzyılın insanı sorumluluğu yüklenmeli, kendi bencilliğinden dolayı çevresinin kötüden daha kötüye gittiğini kabul etmelidir. Ancak insan suçunu kabul edip de günahlarından dönmeye karar verdiği an değişim kapısı açılabilir. Siz kendi suçluluğunuzu, bencilliğinizi, günahlı olduğunuzu görüyor musunuz? Görüyorsanız, suçluluğunuzu kabul etmeye hazır mısınız? Şimdi çevre kirliliğinden söz etmiyorum. Yüreğinizin kirliliği, çürüklüğü hakkında konuşuyorum. Ama yalnız siz değil tüm insanlar çürük yüreklidir ve bu çürük yüreğin sökülüp atılması, yerine temiz bir yürek alınması gerektir. Tanrı sözü diyor ki,(Yer 17:9) "Yürek her şeyden daha çok aldatıcıdır, çok çürüktür. Onu kim anlayabilir?" ve (Markos 7:21-23) "İçten, insanın yüreğinden kötü düşünceler, ahlaksızlık, hırsızlık, cinayet, zina, açgözlülük, kötülük, hile, sefahat, kıskançlık, iftira, gurur, ve akılsızlık çıkar. Bu kötülüklerin hepsi içten çıkar ve insanı kirletir." Demek ki önce değişmesi gereken insandır. Bu da yüreğinin değişmesiyle mümkündür.

 

Doğa açısından her ihtiyacımızı sağlayan Allah, yeni bir yürek alabilmemizi de temin etmiştir. İsa Mesih'in şahsında bize yeni ve sonsuz bir yaşam, bununla birlikte iyilik yapmaya dönük bir yürek sunuyor. Ama bu yeni yaşamı alıp almamak bizlere bağlıdır. İsa Mesih'e iman eden kişi bu sonsuz yaşama, yeni yüreğe sahip olabilir, ama böyle yapmakla yüreğinin tahtına kendisi değil Tanrı oturacaktır. O yeni yürekte bencil isteklere, sömürücü arzulara yer yoktur. Siz İsa Mesih'e iman etmişseniz O’nun aracılığıyla sunulan yepyeni yaşamı ve yüreği almışsınızdır. Bilmiyorum, yeni yaşama sahip değilseniz şimdi, bulunduğunuz yerde yüreğinizi ona açıp onu kabul ettiğinizi söyleyiniz. Tanrı sözünde durandır. Olumlu karar verirseniz gerçekten şaşırtıcı bir değişim olacaktır yaşamınızda.

 

Şimdi çöldeki olaylara dönelim. Şöyle yazar:

 

İsrailliler söyleneni yaptılar. Kimi çok, kimi az topladı.  Omerle ölçtüklerinde, ne çok toplayanın fazlası, ne de az toplayanın eksiği vardı. Herkes yiyeceği kadar toplamıştı. (16:17,18)

 

Keşke bugün de dünyamızda bu şekilde olsaydı. Doğayı, Rabbin sağlayışını kendi ceplerini para ile doldurmak amacıyla istismar eden insanlara keşke bu gün de aynı yasa uygulansaydı. Rabbin ekonomisinde obura, gözü doymaza, üçkağıtçıya yer yoktur sevgili kardeşim. Bence insanlar içlerindeki ruhsal boşluğu dolduramadıkları için bu gibi kötülüklerle dolduruyorlar. Bazı kişiler ruhsal boşluğu başka meşguliyetlerle doldurmaya çalışırlar. Müzik, sanat, para kazanma, spor ve daha da sayabiliriz. Bunlar insanın içindeki ruhsal boşluğu dolduramaz. İnsan diri Rab ile bir bağlantı kurmak için can atıyor. Yüreği Rab Allah’a susadı, O’ndan içmek O’ndan yiyip doymak ister. Biliyor musunuz,  İsa Mesih günahları içerisinde kaybolmuş ve acıkıp susamış bulunan insan soyunu günagın yargısından kurtarmak amacıyla kendi hayatını ölüme teslim etti; öldükten üç gün sonra görkemle ölümü yenerek ölümden dirildi. O bugün bize seslenerek, "Bana gelin ve yaşayın!" diyor. O şu anda kutsal Ruh'un gücünde size seslenerek şöyle diyor: "Sözümü işitip beni gönderene iman eden kimsenin sonsuz yaşamı vardır."

 

Çöldeki olaylar ileride Rabbin İsa Mesih aracılığıyla insanlığa sağlayacağı en üstün armağanın bir gölgesiydi. Gökten inen ekmeği nasıl toplayacakları konusunda talimatlar şöyle devam eder:

 

Musa onlara, "Kimse sabaha bir parça bile bırakmasın" dedi.  Ama bazıları ona aldırmayıp sabaha bıraktılar. Bıraktıkları kurtlanıp kokmaya başlayınca Musa onlara öfkelendi.  Her sabah herkes yiyeceği kadar topluyordu. Güneş ortalığı ısıtınca, yerde kalanlar eriyordu. (16:19-21)

 

Man her gün toplanacaktı. Herkes kendi ihtiyacı için gereken miktarı toplamalıydı. Bu kişisel bir olaydı. Ne bir koperatif oluşturuldu ne de bir heyet görevlendirilip manı toplamak için işçiler seçildi. Herkes kendi şahsi ihtiyaçlarını karşılamak için gereken miktarı toplayacaktı. ‘man’, Rabbin gökten gönderdiği göksel ekmek Rab İsa Mesih'ten söz eder. Mesih de kendisi hakkında, "Gökten inen ekmek benim" diye bu olaydaki ekmeğin kendisine işaret ettiğini belirtmiştir. Böyle olduğuna göre O'ndan beslenmemiz de kişisel olmalıdır. Resul Yuhanna 'nın kaleme aldıklarına bakarsak bu gerçeğin şu sözde onaylandığını hemen görebiliriz: “İsa, "Size önemle belirtirim ki" dedi, "Gökten ekmeği Musa vermedi. Size gökten gerçek ekmeği veren Babam'dır. Çünkü Tanrı'nın ekmeği, gökten inen ve dünyaya yaşam verendir." Onlar da İsa'ya, "Ya Rab" dediler, "Bize bu ekmeği her zaman ver." İsa, "Yaşam ekmeği Ben'im" dedi, "Bana gelen acıkmayacaktır. Bana iman eden hiçbir zaman susamayacaktır.”(Yuh 6:32-35)

 

Yuhanna’nın  6. bölümüne bakarsak orada Rab İsa’nın insanları mucizevi şekilde ekmek ve balık ile doyurduğunu okuyabiliriz. 1. ayetten 14. ayete kadar olan kesime bakarsanız bu olayı tüm ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz. Bu ayetlerde Rabbimizin beş bini aşkın insanı mucizevî bir şekilde doyuruşu anlatılmaktadır. Aynı olayı anlatan Matta, kendi anlatımında bu beş bin kişiye ek olarak kadın ve çocuklardan da söz etmektedir. Buna göre mucizenin yapıldığı yerde toplam olarak en azından on - on beş bin kişi vardı, diyebiliriz. Az bir insan kıtlesi değil, ama Mısır’dan çıkan iki milyonu aşkın İsrailoğullarını düşünürsek kıyasen az oluyor. Önemli olan insanların sayısı değil, Rabbin insana dönük sevgisi, merhameti ve sağlayışıdır.

 

Şimdi isterseniz İsa’nın beş bin kişiyi doyurduğu olaya şöyle bir bakalım. Ayetlerin hepsini ele almayacağım. Kısaca özetleyecek olursak, büyük insan kalabalıkları İsa'nın peşisıra giderek ıssız bir yere varmışlardı. Kutsal Söz diyor ki, “İsa başını kaldırıp büyük bir kalabalığın kendisine doğru geldiğini görünce Filipus'a, "Bunları doyurmak için nereden ekmek alalım?" diye sordu. Bu sözü onu sınamak için söyledi, kendisi ne yapacağını biliyordu. Filipus O'na şu cevabı verdi: "Her birinin az bir şey yiyebilmesi için iki yüz dinarlık ekmek bile yetmez." Öğrencilerinden biri, Simun Petrus'un kardeşi Andreas, İsa'ya dedi ki, "Burada beş arpa ekmeğiyle iki balığı olan bir çocuk var. Ama bu kadar adam için bunlar nedir ki?"

 

Evet bu olayda ilkin dikkatinize sunmak istediğim nokta, buradaki kalabalıklardır. Göksel merhametin yöneldiği nokta daima kalabalık insan toplulukları olmuştur. Matta bu aynı olayı kaleme alırken dedi ki İsa toplulukları görünce onlara karşı yüreği acımayla doldu. Çünkü 'çobanı olmayan koyunlar gibi' üzgün ve dağınıktılar. Yuhanna’nın yazdıklarında gözümüze en belirgin şekilde çarpan özellik, Rabbimizin insanlara gösterdiği sevgisidir. O, insanlara sadece birbirlerini sevmeyi emretmedi; ama ilkin bu sevgiyi kendisi gösterdi. Sevmek sadece O'nun bir düşüncesi değil, ama isteği ve özyapısıdır. Sevmek O’nun sadece isteği değil, ama her şeyin üstünde yapmış olduğu işlerle sergilemiş olduğu bir şeydir. O'nun sevgiden kaynaklanan işlerinin en büyüğünü, biz günahlılar uğrunda haç üzerinde canını ölüme vermesinde görüyoruz. Rab İsa bizden sadece böyle bir sevgiyle sevmeye istekli olmamızı istememiş; ama bu istekliliği bizde Kendisi ortaya çıkarmıştır. O öğrencilerine sadece birbirlerini sevmelerini emretmemiş, ama Kendisi "birbirinizi sevin" sözünü söyledikten sonra bu sözün ifade ettiği her şeyi yerine getirdi. İsa sadece eski ya da yeni gerçekleri öğreten bir Kişi değil; ama gerçeği getiren, gerçeği kendisi yaşayan bir Kişiydi.

 

İsrailoğullarına gelince onlar da Rabbin bu sevgisinin alıcıları durumuna gelmişlerdi. Rab tüm merhametiyle onların her ihtiyacını sağlıyordu. Çıkış kitabının onaltıncı bölümünden okumaya devam edelim:

 

Altıncı gün kişi başına iki omer, yani iki kat topladılar. Topluluğun önderleri gelip durumu Musa'ya bildirdiler. Musa, "RAB'bin buyruğu şudur" dedi, "'Yarın dinlenme günü, RAB için kutsal Şabat Günü'dür. Pişireceğinizi pişirin, haşlayacağınızı haşlayın. Artakalanı bir kenara koyun, sabaha kalsın.'" Musa'nın buyurduğu gibi artakalanı sabaha bıraktılar. Ne koktu, ne kurtlandı. (16:22-24)

 

Evet, Rab onların günlük ihtiyaçlarını günden güne sağlıyacaktı, ama Rabbin dinlenme günü diye saptadığı Şabat günü için ayrıca bir gün öncesi toplayabileceklerdi. Böylece Şabat günü öncesi iki günlük man toplayabilirlerdi. Burada yine man ile Mesih arasındaki benzetmeye dönmeliyim. Yaşamını tüm günahlılar uğruna feda etmek için gökten inip insan bedeni alan İsa mesih'in kendi sözlerinden de biliriz ki gerçek yaşam ekmeği Mesih'in kendisidir. Bize yaşam veren, bizi besleyen, bu yaşamda olsun ya da sonsuz yaşamda, her ihtiyacımızı sağlayabilen O'dur. Eski Antlaşma'da Tesniye kitabının sekizinci bölümünde diyor ki kırk yıllık çöl yolculuğunda İsrailoğullarının ayaklarında hiçbir şişkinlik olmadı. Bu konuda bir doktor arkadaşımız diyor ki ayak şişkinliğinin nedenlerinden biri dengesiz gıdaymış. Ben buna şaşıyorum, çünkü İsrailoğulları kırk yıllık çöl yolculuğunda her gün aynı şeyi yediler. Kahvaltıda man, öğle yemeğinde man akşam yemeğinde yine man. O zaman nasıl oldu da gıda dengesizliğinden hasta olmadılar? Bunun tek yanıtı şu olabilir: Man diye bildikleri ve her gün topladıkları o göksel ekmek içinde, onların sağlığı için gereken her vitamin ve gıda vardı.

 

Düşüncelerimizi yine İsa Mesih’in Filistin topraklarında insanların ihtiyaçlarını nasıl karşıladığına çevirelim. Musa’nın zamanında olduğu kadar bu olayda da kalabalık insan topluluklarına gökten gelen bir sağlayış vardı. İsa'nın öğrencilerinden Filipus ile Andreas, İsa’nın çölde milyonlarca insana kırk yıl boyunca man sağlayan yeterliğe sahip olabileceğini hiç düşünmeden, bu kadar insana yetecek kadar ekmeğin satın alınıp alınamayacağı konusunda tartışıyorlardı. Zira bulundukları yer ıssızdı ve oralarda yiyecek bir şeyler alabilecekleri dükkan falan bulunmuyordu. Halk ise acıkmıştı ve yanlarında yiyecek hiçbir şeyleri yoktu. Tam bu sırada Andreas, kalabalığın arasında, yanında beş arpa ekmeğiyle iki balığı bulunan küçük bir çocuğun bulunduğunu gördü. Belki bu yiyeceği yemesi için çocuğun annesi hazırlamıştı ve sadece kendisine yetecek kadardı. Ama bu azıcık yiyeceğe baktığımızda, bunda Rabbin isteğinin gerçekleştirilmesini harekete geçirecek olan potansiyeli görüyoruz. Çünkü bu olaylar gelişirken Kutsal Söz diyor ki İsa tam olarak ne yapmak istediğini biliyordu. Burada halkın ihtiyaç duyduğu şeylerin sağlanabilmesi gerekiyordu. Bu ihtiyacı karşılarken Rabbimiz İsa Mesih'le ilgili iyi haberin duyurulmasına önemli derecede etkide bulunabilecek bir mucizeyi görmekteyiz.

 


 

Musa’nın zamanında da Rabbin her gün sağladığı mucizevi ekmek daha sonra dillere destan olacak ve vaat edilen ülkeye geldikleri zaman Rabbin bu mucizeyle saldığı ün onlardan önce oraya ulaşmış olacaktır. Man denilen ve gökten verilen ekmeğin nasıl hazırlanacağı konusunda talimatlar sürüyor. Her gün iihtiyaçlarının gerektirdiği miktarı toplayacaklar, ama Rabbin gününde durum değişik olacaktı.

 

Musa, "Artakalanı bugün yiyin" dedi, "Çünkü bugün RAB için Şabat Günü'dür. Bugün dışarda ekmek bulamayacaksınız.  Altı gün ekmek toplayacaksınız, ama yedinci gün olan Şabat Günü ekmek bulunmayacak." (16:25,26)

 

Burada dikkatinizi çekmek istediğim bir nokta vardır. Ruhsal Yasa daha Musa'ya verilmeden önce Rab onlara Şabat gününü dinlenmek için vermişti. Yani Şabat günü bir şeriatçılık konusu değildir. İsa bu konuda bazı açıklamalar yaptı. “bir Şabat günü buğday tarlaları arasından geçiyordu. Öğrencileri yolda yürürken başakları koparıyorlardı. Ferisiler İsa'ya, "Bak" dediler, "Neden Şabat günü yasal olmayanı yapıyorlar?"  İsa onlara bazı örnekler verdikten sonra sözlerini şöyle sürdürdü: "Şabat günü insan yararına saptandı, insan Şabat günü yararına değil!

 

İnsan, insan olalı yasalara karşı gelmeye bayılır. İsrailoğulları arasında da bazıları Rabbin bu yasasını duymazlıktan geldiler. Kutsal Söz diyor ki

 

Yedinci gün bazıları ekmek toplamak için dışarı çıktı, ama hiçbir şey bulamadılar. RAB Musa'ya, "Ne zamana dek buyruklarıma ve yasalarıma uymayı reddedeceksiniz?" dedi, "Size Şabat Günü'nü verdim. Bunun için altıncı gün size iki günlük ekmek veriyorum. Yedinci gün herkes neredeyse orada kalsın, dışarı çıkmasın." Böylece halk yedinci gün dinlendi. (16:27-30)

 

Şabat günü daha sonra Yahudilerce katılaştırılmış kurallarla donatılacaktır. Oysa Rab onlara basit bir kural vermişti: Altı gün çalışacaksınız, ama yedinci gün dinleneceksiniz. İncil’de İsa Mesih’le ilgili iki olay bu durumu bize açıklamaktadır. Luka’nın altıncı bölümünde şöyle yazar:

 

“İsa bir Şabat günü buğday tarlalarından geçiyordu. Öğrencileri başakları koparıp avuçları içinde ovalıyor, sonra da yiyorlardı. Ferisiler'den bazıları, "Şabat günü yasal olmayanı neden yapıyorsunuz?" diye sordular. İsa şöyle yanıtladı: "Davut'un ve yanındakilerin acıkınca ne yaptıklarını hiç okumadınız mı?  Nasıl Tanrı Evi'ne girip kutsal sunu ekmeklerini aldığını, yediğini, üstelik yanındakilere de verdiğini. Oysa o ekmekten yemek yalnız rahiplerin yetkisi değil miydi?"  Sonra, "İnsanoğlu Şabat gününün Rabbi'dir" diye ekledi.  Başka bir Şabat günü İsa sinagoga girip öğretmeye başladı. Orada sağ eli tutmayan bir adam vardı.  Dinsel yorumcularla Ferisiler, İsa'yı suçlu çıkarmak amacıyla, Şabat günü hastayı sağlığa kavuşturup kavuşturmayacağını görmek için gözlerini O'na diktiler.  Ne var ki, İsa onların ne tartıştıklarını biliyordu. Eli tutmayan adama, "Ayağa kalk ve öne çık" dedi. O da kalkıp orta yerde durdu.  İsa durumu izleyenlere, "Sorarım size" dedi, "Şabat günü iyilik etmek mi, yoksa kötülük etmek mi yasaldır? Can kurtarmak mı, yoksa yok etmek mi?"  Hepsini yukarıdan aşağıya süzdükten sonra, adama, "Elini uzat!" dedi. Adam denileni yaptı ve eli sapasağlam oldu” (Luka 6:1-10)

 

Şabat günüyle ilgili olarak yaşanan bu iki olay bize, İsa’yı ortadan kaldırmaya kararlı din bilginlerinin gitgide artan muhalefetinin artık doruğa iyice yaklaştığını göstermektedir. İsa bir Şabat günü öğrencileriyle birlikte buğday tarlalarından geçiyordu. Bu arada İsa'nın öğrencileri başakları koparıyor, avuçları içinde ovalıyor ve sonra bunları yiyorlardı. Ferisilerin başakların koparılması konusunda herhangi bir itirazda bulunmaya hakları yoktu; çünkü Tesniye kitabının 23. bölümüne bakarsak Ruhsal Yasa'da buna izin veriliyordu (Tesniye 23:25). Onların itirazı bunun bir Şabat gününde meydana gelmiş olmasındaydı. Ferisilere göre İsa'nın öğrencilerinin başak toplaması hasat, başakları avuçlarının içinde ovalamaları da harman demek oluyormuş. Evet gördüğünüz gibi Rabbin vermiş olduğu basit ve insan için yararlı bir yasa katılaştırılmış, insanın zararına dönüştürülmüştü.

 

Rab İsa, Hz. Davut'un yaşamında yer alan bir olayı da örnek göstererek, Şabat yasasının hiçbir zaman gerekli  işlerin yasaklanması için verilmediğini söyledi. Davut ile yanındakiler reddedilip kovalanmışlar; sonuçta da acıkmışlardı. Böylece T